2014 - 1. GÜN - (Dereağzı - Arapyurdu - Ayıveliler - Palamutçukuru - Ahmetler - Alacahisar Kilisesi) - 31 Ağustos 2014

AT THE BEGINNING: For any detail, you can get in contact directly with us for communication in English. Please do not hesitate to ask for help. (altugsenel@gmail.com).
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
1. GÜN PARKUR DETAYLARI:
1. gün Başlangıç: 06:50 (Dereağzı/Dirgenler) 
1. gün Bitiş: 18:50 (Alacahisar Kilisesi). Verilen tüm molalar dahildir.

Toplam mesafe: 23 km. (Dereağzı - Arapyurdu 3 km., Arapyurdu - Ayıveliler 5 km., Ayıveliler - Palamutçukuru 3 km., Palamutçukuru - Ahmetler 3 km., Ahmetler - Alacahisar Kilisesi 9 km.). 

Su: St.Nicholas parkurlarının genel anlamda susuz olduğunu söylemek lazım. Bu yüzden özellikle kamplı yürüyüş yapacaklar için su hesaplarını yürüyecekleri günlere ve geçecekleri yerleşimlere göre hesap etmelerinde fayda var. Bu çok önemli. Bu bölgelerde yerleşimler genelde yaylacılık şeklinde olduğundan her dönem yerleşik birilerini bulmak biraz zor olabilir. Yaylalarda yerleşik yaşamın Mart ve Nisan aylarında başladığını belirtmemizde fayda var.
Yürüyüşü inişli-çıkışlı dağlık bölgelerde yaptığınızdan yanınızda ekstra su taşımanız gerek. Tavsiyemiz eğer havalar sıcak ise gün boyunca kişi başı 3.5-4 litre su taşınması şeklinde. Yayla köylerinde yerleşim olduğunda mutlaka su su takviyesi yapılmalı.
Yol boyunca sarnıçlar da mevcut ancak temizliği konusunda garanti vermek zor dolayısıyla dezenfektan hap kullanacaksanız çoğu zaman karşınıza çıkacak sarnıçlardan su çekebilirsiniz. Ancak içilebilirliği veya temizliği konusunda bir garanti vermek oldukça zor. Kimseler yoksa bile yayla köylerinde kullanılan sarnıçlar çoğu zaman belirgin (yanında ip veya su tenekesi oluyor). Sarnıçlardan su çekmek için dezenfektan hapın yanında sağlam bir ip almanız gerekiyor. Outdoor mağazalarında incecik kopmayan ipler mevcut. Ağırlık ve taşıma derdi yok.

Konaklama: St.Nicholas parkurları pansiyonlu konaklama açısından henüz gelişmemiş. Bu parkurda pansiyon olmadığını söyleyebiliriz. Ancak çadır konusunda hiç sorun yok. Yaylalardan ve yürüneceği için birçok yerde kamp imkanı var. Dolayısıyla çadırları ile yürüyecekler için keyif alacakları yerlerde kamp atma imkanları var. Harika manzaraya sahip Palamutçukuru tepesinde (Palamutbelen - 900 m.) veya  Alacahisar Kilisesi (1250 m.) civarında atılabilecek kamp çok güzel olabilir.

Parkur Zorluğu: Bu parkurda Likya Yolu’nun bir çok parkurundan biraz farklı olarak fazlaca iniş çıkış yapıyorsunuz, Hatta bolca çıkışı olan bir parkur. Palamutçukuru’na çıkış her ne kadar uzun ve sakin bir şekilde yükselse de inişi de bir o kadar dik. Ahmetler’den sonra uzunca süre Belören’e giden toprak köy yolundan yürünüyor. Köy yolu olsa da 5-6 km boyunca zaman zaman dikçe çıkışlar yapılıyor. Alacahisar’a giden patikalara girdiğinizde başlangıçta dik gibi başlayan çıkış yerini orman içi ferah diyebileceğimiz patika ve yollara bırakıyor.
Özellikle Dereağzı’ndan yürüyüşe başladıktan sonra Palamutçukuru’na kadar sabırla yürünmeli. Çünkü yol uzun ve dayanıklı olmanızı gerektiriyor. Buraları St.Nicholas Yolu’nun yürüyüşçüleri zorlayabilecek bölümlerinden biri. Çok sayıda yayla, tarihi eser ve antik yoldan geçince bu rutinliği bozabilecek manzaraları da görebilmek mümkün.
St. Nicholas Yolu üzerinde çok sayıda antik kalıntı, şehir, yerleşim ve özellikle eski Roma yolları üzerinden yürünüyor. Buralarda doğa ve tarihin birlikteliğinin keyfini çıkartmayı ihmal etmemek lazım.
Mavi-Beyaz işaretler oldukça sık ve bir iki yer haricinde (Arapyurdu ve Ahmetler girişi) kaybetmeniz imkansız denilebilir. Problemli yerlerde de biraz dikkat ederek işaretleri bulabilmek mümkün.
Yürüyüşe başlanacak nokta olan Dereağzı'na (Dirgenler) ulaşım için en yakın yer olan Demre'den taksi ayarlamak lazım. Demre'den taksici İsmet Duran (542-587 19 72, 536-372 08 56) ulaşım konusunda yardımcı olacaktır. Kaş'tan Dereağzı'na ulaşım biraz daha zor. Kaş'ta tanıştığımız ulaşım işleri yapan Yücel Bey de buraya ulaşım konusunda yardımcı olabilir (532-315 29 87). Kaş’tan ulaşım Kaş sırtlarında yer alan Ağullu/Çukurbağ üzerinden sırasıyla Uğrar ve Kasaba Köyleri ve sonrasında Dirgenler’e ulaşabilirler.

Parkur Yükselti Grafiği: Büyütmek için resmin üzerine tıklayınız.

HAZIRLADIĞIMIZ BLOGDAN HER TÜRLÜ FOTOĞRAF VE PARKURU ÜCRETSİZ İNDİREBİLİRSİNİZ. YANLIZCA FOTOĞRAF VE PARKURLARI MÜMKÜNSE İZİN ALIP VE KAYNAK GÖSTEREREK VERİRSENİZ ÇOK MEMNUN OLURUZ. BU İSTEĞİMİZ TAMAMEN EMEĞİMİZE SAYGI, PAYLAŞIMIMIZ HERKESİN BUYÜRÜYÜŞÜ YAPABİLMESİ AMAÇLIDIR. HER TÜRLÜ SORUNUZU DA YANITLAMAKTAN ÇOK MEMNUN OLURUZ. TEŞEKKÜRLER.  (altugsenel@gmail.com)

YOU'RE ALL WELCOME TO DOWNLOAD GPS ROUTES AND PICTURES FOR FREE. WE REALLY APPRECIATE IF YOU CAN GET A KIND PERMISSION AND PROVIDE THE SOURCE OF THE GPS ROUTE AND PICTURES BEFORE UPLOADING THEM TO YOUR SITE OR USING THEM ANYWHERE ELSE. THANKS IN ADVANCE. (altugsenel@gmail.com)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Güne saat 05:40'da sabah ezanı ile uyanarak başlıyoruz. Sağolsun Osman Bey bizi Dirgenler/Dereağzı'na kadar götürecek. Sabah 06:00'da Beymelek Taş Evler'den yürüyüşe başlayacağımız yere gitmek üzere sözleştik. Dereağzı'na gidecekler için Demre'den taksi bulabilmek mümkün. yaklaşık yarım saat 45 dakikalık araç yolculuğunu hesaba katmak lazım.

Ulaşım için 2012 yılında tanıştığımız ve bölgeyi iyi bilen Demre'de taksici İsmet Duran’ın telefonunu (542-587 19 72, 536-372 08 56) kayıt altına almıştık ama sabah çok erken üşenmeden uyanıp bizi yollara düşürüyor Osman Bey. Kendisine buradan tekrar teşekkür ediyoruz.

Sabahın ilk ışıkları ile yola koyuluyoruz ve Demre ve Beymeleği birbirinden ayıran Demre Çayı'nın yanından vadiden içeriye doğru giriyoruz.


Demre tarafından gelip durduğumuz nokta.
Serların olduğu yer Dirgenler. Başladığımız yer dere yatağı.
Sağ üst taraftaki işarette eski kilise var

Bugün tek korkumuz sıcak hava. Sabah uyanıp dışarı çıktığımızda bile gün içerisinde havanın sıcak olacağını hissedebildik ki öğlene doğru bunu çok daha iyi anlayacağız maalesef. Tek temennimiz yükseklerde yürüyeceğimiz için en azından 2-3 derece daha serin olması ama ne mümkün!!!

Vadi içerisinden yaklaşık 20-25 km.lik bir yoldan Dirgenler'e doğru ilerliyoruz. Vadi içerisine girmeden önce her taraf sera iken çok yüksek kayalıkların çevrelediği vadiye girince seralar yerini kum ve taş ocaklarına bırakıyor. Çevre ve doğa önemsenmeden taş ocakları için delinmiş tepeler, bu sebeple oluşan yıkımlar sebebiyle nasıl akacağını şaşırmış bir dere yatağı. Bunları gördükçe içimiz açıyor. Dere zaten kuru ancak doğanın düzenin değişmesi sebebiyle derenin de giderek kuruduğunu söylüyor Osman Bey. Taş ocağı işi de maalesef rant olmuş işletmelerden biri bu bölgede. İşleten şirketlerin çoğu buranın nasıl bir tarihe sahip olduğunun bırakın farkında olmasını, buralara gelip bakmamıştır bile. Islak ve kuru taş kesimi şeklinde iki tip işletme varmış. Kuru kesime ruhsat verilmiyormuş (oluşan tozun işçilerde yaratacağı kalıcı sağlık hasarlarından dolayı) bunun yerine ıslatarak taşlar kesiliyor. Ancak buradaki su sıkıntısı nedeniyle ıslak olarak ruhsat alındıktan sonra birçok yer kuru olarak kesim yapıyormuş ki oluşan tozun doğa ve insana nasıl zarar verdiğiniz siz düşünün.

Demre taşının özelliği göre ilk olarak çıktığında işlemesi ve şekil verilmesi oldukça kolay, zaman içerisinde de hava ile temas ettikçe yakın vadede kırılıp aşınması neredeyse imkansız gibi. Bu yüzden inşaat sektöründe çok popüler. Bu tür taşların bu özelliğe sahip olduğunu görmek için zaten Teke Yarımadasında ayakta kalan bir çok tarihi eserden de anlayabilmek mümkün. Lahitler, Andriake, Myra, yekpare oyulmuş kaya mezarları gibi.

İçerilere girdikçe yozlaşmaya meydan okumaya çalışan tarih de kendini göstermeye başlıyor. Tepelerde kayalara oyulmuş mezarları görebilmek mümkün. Hatta öyle örnekler var ki oralara neden kaya mezarı yapılmış olabilir demekten kendimizi alamıyoruz.


Araçla indiğimiz noktada tepede eski kalıntıları
ve kaya mezarlarını görebilmek mümkün.

40 dakika kadar süren yolculuğumuz Dereağzı'na varmamız ile son buluyor. Vadi'den çıkarak Demre'nin iç kesmindeki Dirgenler'e ulaşıyoruz. Dağlık kesimin ardından geniş bir ova burası. Yol ovaya açılır açılmaz (ileride görünen seralara gitmeden) sağ tarafta kalan dere yatağına atılarak artık bir toprak parçası haline gelmiş toprak hafriyatlara doğru (sağa) saparak bizi araçtan indiriyor Osman Bey.


Başlangıç hatırası.

Burada aslında eksik olan bir tabela. Osman Bey'e bu eksiği hemen söylüyoruz zira yanımızda GPS veya Osman Bey olmasa yolu bulmamız gerçekten çok zor. Likya Yolu'nun her iki başlangıcında işaretlerin mevcut olmasının yanısıra, çevre halk da bilgili olduğundan yol ve işaretleri bulabilmek çok zor değil. 

Bu yol çok yeni dolayısıyla bu tür eksikler tabii ki zamanla tamamlanacaktır. Bu eksiklik yolun işaret anlamından zayıf olduğu anlamına gelmiyor zira birçok yerde Likya Yolu'ndan çok daha sık işaretlere sahip. İşaretlerin rengi mavi-beyaz. Ne yalan söyleyelim, algımız Kırmızı Beyaz olduğundan ilk gördüğümüz işarette bayağı şaşıracağız.

Başlangıcı şöyle tarif edelim. Vadiden Dirgenlerin bulunduğu geniş ovaya çıkar çıkmaz dere yatağının sağa doğru 90 derece kıvrıldığını fark edeceksiniz. Eğer araç yolundan yola devam edip düz giderseniz başlangıç noktasından uzaklaşırsınız. Dere yatağını takip etmelisiniz. Zaten takip edince araç otomatik olarak yoldan çıkarak hafriyat alanına girecektir. Her ne kadar başlangıç karışık olsa da yürüyerek yükselmeye başladığımızda bambaşka bir dünyanın bizi beklediğini göreceğiz.

Evet yapılaşma, talan, seracılık buralarda tarihi her geçen gün yutmaya devam ediyor ama yukarılarda durum biraz daha farklı.

Osman Bey ile tahmini olarak 3 gün sora görüşmek üzere vedalaşıyoruz. Osman Bey bizi indirdiği alanda hangi tarafa doğru yürüyeceğimizi de gösteriyor. Önce hafriyattan dere tabanına ineceğiz ardından sağ tarafımızdaki tepeye tırmanmaya başlayacağız.

Bu arada sol tarafta yani seraların orada 9. veya 10. yy.'dan kalma bir kilise kalıntısı göze çarpıyor. etraftaki talana meydan okur gibi hala ayakta. ne kadar ayakta denirse tabii. Dere tabanına indikten sonra tam bu kilisenin karşısındaki tepeye çıkmaya başlayacağız.

Dere tabanında ilerleyerek az da olsa bulunan su birikintilerinin oluşturduğu çamurların üzerinden atlayarak kilisenin karşındaki tepeye doğru ilerlemeye çalışıyoruz. Dereyatağı çok geniş ama bir damla akmıyor.

Araçtan indiğimiz noktada dere yatağı.
Hemen ileride açık yamaca doğru gitmemiz gerekiyor.

Dereyatağından yürümeye başlıyoruz. Yer yer çamurlar var.
Sabah sabah batmamaya çalışıyoruz.

Kupkuru dereyatağından yürüyoruz.

Gerçi Osman Bey de yönü göstererek tarif etti ama GPS ve haritaya bakıp hedefimizi belirledik ve bu yönde yürüyoruz. Dereyatağının ne kadar geniş olduğuna dair bir fikir verebilmişizdir sanıyoruz.


Kilisenin karşısındaki tepeye doğru çıkmaya karar veriyoruz. Dere tabanında yürüdüğümüz için etrafta işaret görünmüyor.

Dere tabanındaki 2 metre boyundaki dev çalıların arasından geçtikten sonra yamaçtan tırmanışa başlıyoruz. Bir süre yamaçtan paralel sayılabilecek bir yürüyüş yaptıktan sonra uzun bir çıkış yapacağımız, yolun da başlangıcı olan geniş bir alana geliyoruz. Bu bölge tam derenin karşı tarafında bulunan kilise kalıntısının karşısında. Yürüyüşün başlangıç noktası kilisenin hemen karşısındaki yamaçtaki ağaçsız alanda.


Patikalar bizi bekler. Önceki fotoğraflarda görünen
açık yamaca doğru yürüyoruz.

Yükselmeye başladık. Hava da aydınlanıyor yavaş yavaş.
Arabadan indiğimiz hafriyat ileride gözüküyor.

Henüz işaret görmedik ama bu yamacın arkasında.

İşte açık yamaca geldik. Altuğ GPS'e bakarak işaretlerin
yukarıda olduğunu söylüyor.

Yamacın hemen karşı tarafındaki (Dirgenler) kilise (9.-10. yy).
Gidip görmenizi tavsiye ederiz.

GPS’e göre bu ağaçsız alanın hemen yukarısında işaretlerin başlanaması lazım. Biz de buna göre yamacın tepelerine doğru vuruyoruz kendimizi. Az sonra grubumuzun öncü kuvveti, işaretçimiz Mehmet’ten ilk işaret haberi geliyor ve yürüyüşe resmen başladığımızı anlıyoruz. İşte ilk heyecan...

Bu arada başlangıç noktasındaki kaosu Osman Bey’e aktardık. Burası açıklamalı bir başlangıç levhası ister.

İşaretler mavi-beyaz. Şaşırmadık değil. Yıllardır Likya Yollarını aşındırdığımızdan başlangıçta gözün alışması zor oluyor haliyle.


İşte ilk işaret. Mavi-Beyaz.

Başlangıçta dikçe bir çıkış yapıyoruz.

Hayatımız yokuş.

Yamacın üzerine çıktık. Eğim biraz daha iyi.

Yürümeye devam.
İşaret ve kaybolma problemi yok.

Çıktığımız yamaç ve Dirgenler.

İşaretler bu güzel patikada
yol göstermeye devam ediyor.

Çıkışımız devam ediyor. İşaretler sık ve kaybetmek neredeyse imkansız. Yine de dikkatli olmak lazım. Dereağzı’nın sırtlarına doğru çıkışımız devam ediyor ve bir süre sonra yerleşimler, seralar aşağıda kalmaya başlıyor.

Doğa zaman zaman müsaade ediyor ve aşağıdaki alabildiğine geniş ovayı izliyoruz. Bugün hava sıcak olacak ve güneş bulunduğumuz cephenin arkasında. Sabah serinliğinde yürüyebildiğimiz kadar yürümek istiyoruz. Muhtemelen saat 10:00’dan sonra bu tepeyi aşıp Arapyurdu civarında yazdan kalma Antalya güneşine merhaba diyeceğiz.

Çıkış yaptığımız patika oldukça geniş ve belirgin. Dik de değil. Mavi-Beyaz işaretlerin nezninde keyfili bir çıkış yapıyoruz.

Bakıldığında dik bir yamaç çıkıyoruz. Ancak çıkışımızın bazı bölümleri dik olmadığından yamacın sırtında geniş zigzaglar çiziyoruz haliyle.

Saat 07:30 gibi yaptığımız keskin bir “U” dönüşünün ardından Arapyurdu’na doğru tırmanışımız başlıyor. Tabii sabahın erken saatlerinden sert sayılabilecek sabah güneşinin aydınlattığı Dirgenler manzarasını seyretmeden de yürümemek lazım. Aşağısı geniş tarlalar ve seralar ile dolu. Hatta yürüdüğümüz bu yerler kimbilir birkaç sene sonra taş ocaklarına yenik bile düşebilir. Yarınımızın garantisi yok çünkü. Kimbilir???


Güneşin henüz aydınlatmadığı cephedeyiz.
Yürüyebildiğimiz kadar yürüyeceğiz.

İşaretleri takipteyiz.

İşaretleri her zaman yerde değil,
ağaçların üzerinde de aramak lazım.

Ortalık karışıyor gibi gözükse de patika oldukça rahat.

Bugün 1000 metre civarlarına çıkacağız.
Henüz 200lerdeyiz.

Dere yatağına paralel olarak, yamacın sonlarına doğru yürüyoruz.

Yamacın sonu ve kesin bir "U" dönüşü.
İşaretlere dikkat.

Sol taraftan gelerek "U" dönüşünü
yaparak çıkışa başlıyoruz yeniden.

Yol arkadaşlarımız St.Nicholas'da mavi-beyaz.

Bu bölgede zigzaglar çizerek çıkıyoruz.

Keskin bir “U” dönüşünün ardından yaklaşık 300 metre kadar çıkıp, derin bir vadi içerisine doğru girmeye başlıyoruz. Dirgenler ve manzaralar arkamızda kalmaya başlıyor. Aslında bu vadi tabanına varmamızın ardından yapacağımız son bir çıkış ile Arapyurdu’na ulaşacağız.

Bu vadi içerisine girerken yürüdüğümüz patikanın salt bir keçi yolu olduğunu söylemek güç çünkü yol çökmesin diye özenle örülmüş taş duvarlar var. Burların yakın tarihte yapıldığını söyleyemeyiz. Vadi içerisine doğru, ağaçların altından yaptığımız çok güzel bir patika burası. Yol boyunca Adasoğanlarının çiçeklerini de görüyoruz.


Yamaçtan tırmanmaya devam.

Dirgenler manzarası seyrederek yamaçtan çıkışımız devam ediyor.

Bir "U" dönüşü daha

"U" dönüşünü yaptık. Bu sefer Dirgenler solumuzda kaldı.

Çok sık olmasa da ara sıra çalı çırpı engelini de aşıyoruz.

Dirgenler'e son bakışlar. Az sonra vadiye doğru giriyoruz.

Güzel bir patikadan yürüyüşe devam ediyoruz.

Vadi içerisine doğru girmeye başlıyoruz.

İşaretler eşliğinde yola devam

Buralarda patika biraz taşlık haline geliyor.

Yolumuzu gösteren işaretler.

Ayakta kısa bir mola

Biz vadi içerisine girerken Dirgenler arkamızda kalıyor.
Ağaçın kendisini yetiştirdiği aralığa bakarmısınız?

Çıkışa devam ediyoruz. Sol tarafımız vadi tabanı.
Bu yolun çökmesini engelleyen döşenmiş taşlar.

Patikayı meydana getiren taşların yıllar önce döşendiği
çok belli. Yakın zamanda olmadığı kesin ki
Arapyurdu'nda kalıntılara rastlayacağız. 

Güneşi görecek kadar yükselmedik henüz.
Hala vadi içerisindeyiz.

Güneşe yakalanmak üzereyiz. Yandık...

Güneşi gördük...
Antalya güneşi. Bildiğiniz güneşlere benzemez.

Emin adımlarla Arapyurdu'na ilerliyoruz.

Vadinin iyice içerisine girdik.

Vadiyi ardımızda bırakarak içerilere ilerliyoruz.

Çok yolumuz kalmadı.

Bu yolun en önemli zorluğu
uzun bir çıkış yapıyor olmamız.

Yol boyunca Adasoğanı da görebilmek mümkün.

Yürüyüşe başlamamızdan yaklaşık 1.5 saat sonra saat 08:20’de Arapyurdu’na ulaşıyoruz. Düzlüğe ulaşmadan bizi antik kalıntılar karşılıyor. St.Nicholas’ın Likya Yolu’ndan farklı özelliği de bu aslında. Patikalar antik yerleşimlere bağlı kalınarak düzenlenmiş.

Arapyurdu bugün keçi otlağı olarak kullanılan, deniz seviyesinden yaklaşık 450 metre yükseklikte oldukça geniş bir yayla. Sarnıçlar var ama akan su yok etrafta. Sarnıçların da kullanılabilirliğine bakmadık ama keçilere su çekilenleri de gözümüze çarpmadı değil.

Keçi ağıllarının da bulunduğu geniş alana ulaşıyoruz. Burası Arapyurdu.


Keçi ve yerleşimin olduğu yer işaret bakımından kaos demek. İşaretleri bu geniş düzlükte kaybediyoruz.

Geniş düzlükte sağa doğru kıvrılan keçi ve belli belirsiz araç yollarını takip ederek işaretleri aramaya koyuluyoruz.


Yürüyüşümüzün ilk yaylasına ulaştık:
Arapyurdu

Düzlüğe doğru ilerliyoruz.

Sağ tarafımızdaki tepede kalıntıları görebilmek mümkün.
Muhtemelen vadiden çıkarken yürüdüğümüz patika
aşağıdaki kilise ve buraları birbirine bağlıyordu zamanda.

Yola ilk katkımızı yapıyoruz.
Yol boyunca gerekli olabilecek yerlere babaları diktik.

Arapyurdu'na ulaştık.

Güneş fena yakacak bugün.
Sabahın köründe belli ediyor kendisini.

İleride keçi ağılları gözüküyor.

İşaretleri takipteyiz ama yerleşim alanına
vardığımız için sıklığı azaldı. Dikkatli olmamız lazım.

Keçi ağıllarını tam arkamıza alarak
dümdüz araç yolunu takip ediyoruz.

Ortalıkta işaret görünmüyor. Geniş bir su toplama çanağını gördükten sonra GPS’e de bakarak sağa doğru sapıyoruz ve araç yolunun hemen üst tündeki işaretleri yeniden görmeye başlıyoruz. Keçi ve konaklama bölgelerinde işaret önemli bir sorun bu Likya Yolu için de böyle aslında.

İşaretleri traktör yolunun “U” dönüşü yaptığı noktanın hemen tepesinde görebilmek mümkün.

Yürüyüşümüzün ilk molasını işaretleri bulmamızın ardından gölge ve hafif esintisi olan bir noktada vermeye karar veriyoruz. Burası aynı zamanda kahvaltı durağımız. Güneşi kısa bir süredir görüyor olmamıza rağmen inanılmaz terledik.


İşaretleri arıyoruz.

Mehmet bir tarafta Altuğ'da tırmanarak işaret arıyor.
Her seferinde GPS'e bakmak istemiyoruz ki
GPS'i olmayanlar neler çekecek belirtmiş olalım.

Altuğ işareti buluyor ama bundan sonraki
işaret de ortalıkta gözükmüyor.

Geniş ve kuru bir su toplama çanağı.

Yukarıya doğru çıkarak işaret arıyoruz.

Mehmet biraz yukarıdan, Altuğ da daha aşağıdan
yürüyerek işaret arıyor.

Su toplama çanağı bayağı aşağıda kaldı.
Beklenen GPS yardımı geliyor.

İşareti bulan Altuğ Mehmet'i çağırıyor.

Arapyurdu aşağıda kalıyor

Göründüğü üzere işaretleri yeniden bulduk.
Sağ taraftaki araç yolu üzerinden yürüdük.
Sağa doğru kıvrılan yol hemen işaretlerin aşağısında kalıyor.

Mola zamanı. Yer yer ateş yakılan yerler var.
Göründüğü üzere Dirgenler artık çok aşağıda.

Kısa sürede sırılsıklam olan T-Shirtlerimizi fora ederek “zengin” kahvaltı soframızı açtık. Etimek, tüpte tahin-pekmez ve tüpte zeytin ezmesi. Büyükşehirlerdeki 500 çeşit kahvaltılara nazire yaparcasına 3 çeşit kahvaltı. Bulunduğumuz ortamda bu keyif paha biçilmez.

Güneş etkisini göstermeye başlıyor ancak bulunduğumuz konumda hafif bir esinti bizi rahatlatıyor.

Kahvaltı ederken önümüze haritayı açarak konumumuzu ve Ayıveliler'e ne kadar yolumuz kaldığını hesaplamaya çalışıyoruz. Bilinmeyene doğru yürümenin ve keşfin heyecanı bambaşka. Bizi orada nelerin karşılayacağını, nasıl bir yer olduğunu hayal etmek bile güzel.

Yarım saatlik bir molanın ardından saat 09:20'de yola koyuluyoruz. İşaretler bizi yukarıya çıkartıyor ki hemen yukarıda St.Nicholas Yolu için hazırlanmış Arapyurdu tabelasını görüyoruz. Yol boyunca tüm tabelaların bakım ve tamire ihtiyacı olduğunu gördük ve yolun sonunda Osman Bey'e bilgi verdik. Aslında tabela ayakta yani en azından yolunuzun doğru olduğunu anlıyorsunuz ancak tabela üzerinde yazan açıklayıcı yazılar ve mesafe bilgileri düşmüş veya kaybolmuş.


Yollara düşüyoruz yeniden.

Yeniden tırmanıyoruz. İşaret sorunumuz kalmadı.

İşaret kütüğün üzerinde. Zamanla kaybolacaktır.

İşte ilk yol tabelası.

Arapyurdu tabelası. Yere düşmüş.
Tabelalar bakım ister.

Tabelalar sağlam çakılmış ama
üzerideki yazılar ve mesafe bilgileri düşmüş.

Ancak işaret konusunda bir sıkıntı yaşamıyoruz. Sadece Arapyurdu'nun aşağıda kalan düzlüğünde keçilerin bulunduğu alandaki işaret problemi var. Bu da her yerde karşımıza çıkan, sorunlardan. Biraz dikkat edilince işaret bulunuyor.

Tabelayı görmemizin ardından güneydoğuya doğru yürüyüşümüz devam ediyor. Dik bir çıkış yok ama hafif hafif çıktığımızı anlayabiliyoruz. 

Bu tabela bizi daha geniş ve artık kullanılmayan bir toprak yola çıkartıyor. Bir süre bu toprak yolu takip ederek yürüyeceğiz. Bu yol zaman içerisinde traktör yoluymuş besbelli ancak bugün kullanılmayınca geniş bir patika haline gelmiş.

Şu anda deniz seviyesinden yaklaşık 550 metre yükseklikteyiz ve şu anda bulunduğumuz tepeler sabah araçla geldiğimiz vadi tabanını çevreleyen tepeler.

Yaklaşık 10-15 dakika kadar bu geniş patikadan yürüyoruz ve işaretler bizi yoldan ayırıyor ve çok da dik olmayan bol taşlıklı bir çıkış yapmaya başlıyoruz. Sol tarafımızda da koca koca taşların yığıldığı bir tepe var. Burası tarihi eser değil kapanmış bir taş ocağı. Burada bile doğayı yok etmek üzere kurulmuş ama artık işlemiyor. Taşlar çıkarıldığı gibi üstüste bırakılmış ve adeta bir taş dağı olmuş.

Geniş sayılabilecek bir yoldan yürüyüşümüz devam ediyor.

Gölge ve esintilerde ayaküstü mola veriyoruz

Doğa ile sadece biz mücadele etmiyoruz.
Yaşlı bir Pinar ağacı zamanı durduramamış.

Pinar gölgelerinden yürümeye devam ediyoruz.

Yürürken tırmanmayı de ihmal etmiyoruz.
İşaret sorunumuz yok.

Bazı bölgelerde yol çok taşlık oluyor.

Nefes aldıran bir çam gölgesi daha

Güneş sertleşmeye başlıyor.
Ne kadar sertleşirse o kadar yorgunluk yaratıyor bünyede.

Kararlıyız. Yola devam ediyoruz.

Keskin bir viraj ile yol daralıyor ve dikçe bir çıkış yapıyoruz.

Yürüyüş hızımızı azaltacak kadar taşlı.

Bu adam nereye bakıyor?

Çalışmayan bir taş ocağı.
Çevrenin canına okumuş ve kapanmış gitmiş

Yürümeye devam ediyoruz. Hedef Ayıveliler

Yürüyüşümüz bolca taşın ve işaretlerin de olduğu bir patikadan devam ediyor. Ayak burkulmalarına dikkat etmemiz lazım.

Zaman zaman altından geçtiğimiz ağaç gölgelerine ettiğimiz hayır duaları ile birlikte arkamızda bıraktığımız Arapyurdu tabelasından yaklaşık 1.5-2 km. sonra geniş bir keçi otlağına/yaylaya geliyoruz. Yer yer keçileri görebilmek mümkün. Hepsi de sıcaktan dolayı ağaçların gölgelerine kaçmış. Sıcak oldukça bastırmış durumda ve ikinci molayı burada vermek durumundayız. Bu geniş alanda sarnıçlar da göze çarpıyor ama içilir mi orası tartışılır.

Bu geniş alanda düzlükten çok, bir çok düz kesilmiş taş gözümüze çarpıyor. Anlaşılan o ki burada da zamanında yerleşim varmış. Hatta ekim yapılabilmesi için yol boyunca birçok yerde karşımıza çıkacak geniş örme duvarlar ve taraçaları da görüyoruz. Her ne kadar erozyonla mücadele gibi gözükse de yol boyunca köylüler bize bu bölgelerde ekim yaptıklarını söyleyecekler. Sonuçta yamaç olan bölgelerde düzlükler yaratıyor ve burayı hayvanları için otlak ve ekim amaçlı kullanıyorlar. Bu kadar taş arasında ekim yapabilmek neredeyse imkansız gibi. Takdir etmemek elde değil.

Bu bölgede işaret kaybettirebilecek kadar çok taş olsa da belirgin bir patika bize yolu gösteriyor.

Likya Yolu'nun neredeyse her noktasında karşımıza çıkan, yaşlandıkça gölgesi de yaşı gibi artan pinar (pynar) ağacı gölgesinde dinleniyoruz. Pinar ağacı (Qercus Aucheri) aslında bir çeşit meşe cinsi. Ancak yaprakları dikenli. Yani gölgesine otururken biraz özenli olmakta fayda var. Daha önce aramızda diken ağacı dediğimiz için kendisinden de herkesin huzurunda özür dileyelim.


Taş ocağını geçerek yürümeye devam ediyoruz.

Taşocağının etrafından dolanarak yaylaya doğru ilerliyoruz.

Bu bölgede gölgelerden yürüyoruz.
Patika ve işaretler belirgin.

Yürüyüşe devam ediyoruz.

Yaylaya yaklaştıkça taraçaları da görmeye başlıyoruz.

Taraçaların yanından yürüyoruz.
Buralar ilkbaharda yemyeşil oluyordur kesin.

Yaylaya ulaştık. Son adımlar.

Zamanında bir yerleşim olduğu yer yer belli olan,
ortasında sarnıcı olan yaylaya ulaşıyoruz.
Su var ama ne kadar temiz bilemiyoruz.

Sıcak tam tepemizde. Molaya karar veriyoruz.

İlerideki gölgede mola vereceğiz.

Taraçalar. Bu bölgeler taşlı olmasına rağmen ekiliyor.

Oldukça belirgin bir patikadan yürüyoruz.
Yanlış yere sapmamıza ihtimal yok.

Patikadan yürümeye devam ediyoruz.
İleride yol tabelası karşımıza çıkıyor.
İşaretler de yolumuzu gösteriyor zaten

Arkamızda bıraktığımız patika ve yayla.
Keçi sesleri geliyor ama sıcakta hiçbiri ortalıkta gezinmiyor.

Tshirtler fora şeklinde mola veriyoruz.
O kadar terledik ki tshirtler üzerimize yapıştı adeta.

Pinar ağacı çok sağlam olup düzgün dalları çapa ve kürek sapı yapımında kullanılıyor. Bugünlerde insanoğlunda mumla aradığımız bir kazmaya sap olabilme özelliğine sahip. Ayrıca bölge halkı kızdıkları kişilere -küfür yerine- bu adamı pinar odunu ile dövmeli diyor. Bunlar bizim bu çevreden duyduklarımız.

Gölgede verdiğimiz tam yarım saatlik molanın ardından saat 10:30'da yeniden yola koyuluyoruz. Hava çok sıcak ve kendimizi fazla zorlamadan molaları sık tutuyoruz. Yoksa ikimizin de ortak özelliği hiç sesimizi çıkarmasak kilometrelerce yürüyebiliriz durmadan.

Burası Ayıveliler değil. Ayıveliler bu düzlüğün biraz daha arkasında. Bu gerçeği orada rastlayacağımız çobandan öğreneceğiz.

İlk başta pinar ağaçlarının gölgelediği keçi ağıllarının yanından geçsek de bu gölgeler yerini daha sonra bol güneşe bırakıyor. İşaret ve yol oldukça belirgin ve farklı yerlere sapmamıza imkan verecek kafa karıştırıcı bir patika yok. Ne olursa olsun bu bölgelerde yürümek, doğa ile belli bir şekilde (susuzluğu kontrol anlamında) mücadele etmek oldukça keyifli ve eğlenceli.

Giderek yükseldiğimizin farkındayız ve yükseldikçe görüş alanımızın arttığını fark ediyoruz. Geniş manzaralar ve çok daha uzaklarda 1500-2000 metrelik dağları seçebiliyoruz artık. Ekim yapılan taraçalar bir çok yerde karşımıza çıkmaya devam ediyor artık.

Mola sonrası yürüyüşe devam ediyoruz.

Bu bölgede yer yer gölgeler var ama faydası yok.

Burada da örme duvarlar göze çarpıyor.

Keçi ağıllarının yanından geçiyoruz.

Gölgelerin gücü burada sona eriyor yeniden güneşe kavuşuyoruz.

Geniş patikadan Ayıveliler'in diğer bölümüne doğru yürüyoruz.

Belirgin bir yol ve örülmş duvarların arasından ilerliyoruz.

Bu bölgede hiç işaret sorunu yok. 

Geniş bir açıklıklığa ulaşıyoruz.
Yol ayrımı var gibi gözükse de işaretler yolumuzu gösteriyor.

Yola devam ediyoruz. Sağa doğru dönüyoruz.

Yerdeki  taşlarda işaret gözüküyor.

Yükseldikçe görüş alanımız artıyor.

Ayıveliler'e az bir mesafe kaldı.

Sol tarafımızda geniş bir manzara
ve taraçalar göze çarpıyor.

Görüş alanımız genişlediği bir anda durup etrafı seyrediyoruz.

Molamızın ardından yaklaşık 1.5 km.lik bir yürüyüşün ardından saat 10:50 gibi Ayıveliler'e ulaşıyoruz. Burası çok daha geniş bir yayla ve çevrede otlayan çok daha fazla sayıda keçi hatta daha ileride de çatısını gördüğümüz bir barakayı görüyoruz. Hatta düzlüğün ortasına doğru çıktıkça bize uzaktan seslenen bir köylü ile selamlaşıyoruz. Yanımıza kadar geliyor ve bu bölgenin Ayıveliler olduğunu kendisinden öğreniyoruz.

Ahmetler'e çok yolumuzun kalmadığını bize söylese de köylülerin verdiği mesafe tariflerinden biraz sakınmak veya üzerine ekleme yapmak lazım. 15 dakika 2 saat sürebiliyor. Biz onlar gibi değiliz. Palamutçukuru tepesine (Palamutbelen) çok mesafemizin kalmadığını söyleyip Ahmetlerin onun aşağısında olduğunu söylüyor. 

Bu arada yanımızda su var ama kendisinden buralarda su kaynağı olup olmadığını sorduğumuzda direk "hayır" yanıtını alıyoruz. Kendi suyunu vermeyi de teklif etse de yanımızda yeterli miktarda suyumuz olduğunu söylüyoruz. Sadece yol üzeri bilgi amaçlı öğrenmek için sorduğumuzu söylüyoruz. En yakın su kaynağı Ahmetler'de. Çünkü orada geniş sayılabilecek bir yerleşim (yayla yerleşimi) olduğunu biliyoruz.

Kendisine teşekkür ederek ekstra bir yola sapmadan (yayla kulübesini sağımızda bırakarak) sola doğru kıvrılan patika üzerinden yürümeye devam ediyoruz. Sağ tarafımızda ise üstüste taşların olduğu bir tepe var (Kale Tepe) burada da bir kalıntılar göze çarpıyor.

Ayıveliler'e ulaşıyoruz.
Keçi ağılları ve çoban kulübesi göze çarpıyor.

Çoban bize seslenip, yanımıza geliyor.

Buranın Ayıveliler olduğunu öğreniyoruz.
Ayrıca yol tarifi alıp, ne kadar yolumuz kaldığını soruyoruz.

Ahmetler'i tarif ediyor. Mehmet pür dikkat.

Sağ tarafımızda (Kale Tepe) taşlar ve örme duvarlar göze çarpıyor.

Yol üzerinde de taş ocaklarının yarattığı kirliliği gösteren koca taş kütlelerini görüyoruz. Bunlar ne zaman ve nerede kesilip buraya gelmiş anlamak çok güç. Bir de buraya neden atılmış? Anlam veremedik.

Çobanı gördükten yaklaşık 10 dakika sonra bir ayrıma ve yol tabelasına ulaşıyoruz. "U" dönüş yapmadan yola düz devam edeceğiz ancak "U" dönüş yaparak yaklaşık 1 km.lik kolay ve geniş sayılabilecek patika yürüyüşü ile eski bir kilise ve yerleşim kalıntılarının bulunduğu "Aladibek" mevkiine gidiliyor. Aladibek'i gidip görerek yeniden bu ayrıma geri dönülüyor. hava da sıcak olduğundan iz yola devam kararı aldık. Zamanınız varsa ve çevrede kamp atmayı planlayanlar için gidip görmeye değer. Bu bölgenin tarihsel zenginliği oldukça şaşırtıcı. Neredeyse bir çok yerde kalıntılar görebilmek mümkün.

"U" dönüşü yapmadan yol ayrımında yola devam ediyoruz. Hedefimiz öğlen olmadan Palamutçukuru'na varabilmek çünkü öğlen sıcağını ciddi derecede hissetmeye başladık.


Sağımızda taraçalar eşiliğinde yola devam ediyoruz.
Hedef Palamutçukuru.

Burada da kesilmiş taşlar karşımıza çıkıyor.

Solumuzda manzara oldukça geniş sayılır.

Koca koca taşlar.
Ne zaman kesildiler ve neden buraya bırakıldılar anlamak güç.

Dev kayaların arasından yürümeye devam ediyoruz.

Aladibek yol ayrımı. Sola sapıp 1 km. kadar yürüyüp kilise ve
yerleşim kalıntılarını gördükten sonra bu noktaya geri dönebilirsiniz.
Palamutçukuru'na yol sağdan devam ediyor.

Palamutçukuru'na doğru yürüyoruz.

Palamutçukuru öncesi son düzlüğe doğru ilerliyoruz.

Saat 11:15'te yeniden geniş bir düzlüğe daha ulaşıyoruz. Burası da Ayıveliler Yaylası'nın bir bölümü. Burada da çoban kulübeleri var.

İşte bu son yerleşimden sonra Palamutçukuru'na doğru dik bir çıkışa başlıyoruz. 

Hatta zaman zaman üzerinde yürüdüğümüz yolun taşlarla örülmüş eski bir yol olduğunu fark etmemek imkansız. Yaklaşık 350-400 metre kadar dimdik ilerleyerek çıkıyoruz. Çıkışın başında gölge olsa da kısa bir süre sonra güneş tepemizde. Çalılık ve bodur sayılabilecek çam ağaçları arasından ilerliyoruz. Vücudumuzun her noktasından terler boşalıyor desek abartmış olmayız.

Acele etmeden sakin bir şekilde yürüyoruz. Ufacık bir gölgeden bile geçince mutlu oluyoruz. İşaret konusunda burada bir sorun yok. Sadece hemen aşağıdaki düzlüğün ortasındaki çoban kulübesi ve dev pinar ağacını (altında bir gölgelik var) geçtikten sonra yön değiştirmeden direk çıkıyorsunuz. Çevrede işaret göremezseniz işaretin yaylaya çıktığınızda tam karşınızda olacağını bilmeniz yeterli. Yaylayı arkanızda bırakıp düz çıkmaya başlayınca işaretler de sizi çıkışa davet edecek zaten.


Geniş düzlüğe çıkıyoruz. Son düzlük.
Tam karşıya doğru yürüyoruz.

Karşıya doğru yürüyüp çıkışa başlıyoruz yeniden.
Fotoğraftaki hareler için kusurumuza bakmayın.

Hafifçe daralan bir patikadan Palamutçukuru'na doğru çıkıyoruz.

Çam ağaçları arasına giriyoruz. İşaretler belirgin.

Çıkış dikleşmeye başlıyor.

Patika zaman zaman gölge olunca rahatlıyoruz.

Ufak koruluğun arasından çıkarak taraçaların olduğu geniş bir alana daha varıyoruz. Çıkışımız devam ediyor. Buralarda da işaretler var ama çok sayıda taş olduğundan dikkat çekmeyebilir. Bu geniş alana varınca çok kısa bir süre sonra patika neredeyse 90 derece sola doğru kıvrılarak bizi Palamutçukuru'nun zirvesine doğru yönlendiriyor.

Taraçaların olduğu bölgeyi de geçtik ve arkamıza dönüp baktığımızda nerelerden geldiğimizi hayal ederek koskoca doğa karşısında ne kadar ufak parça olduğumuzu daha iyi anlıyoruz. Deniz seviyesinden 100 metre yükseklikte başlayan yürüyüşümüzde 850 metre seviyelerine ulaştık.

Dik çıkış nispeten rahatlıyor ve çıkışımız daha sakin bir yükselişle, düz ve işareti belirgin bir patikadan devam ediyor. Bölgenin en yüksek noktalarından birine ulaştık ve buralarda manzaranın keyfini çıkarmadan yola devam etmemenizi tavsiye ediyoruz. Hatta tepe noktaya varmamızdandır ki esinti de başladı ufak ufak. Her ikimizde de mutluluk hakim.


İşte bu yamacı çıkacağız. hem de güneşin altında...

Taraçaların arasından zigzaglar ile çıkıyoruz. İşaretler görülüyor.

Çıkış oldukça dik.

Burada işaretlere dikkat. Sapılmaması gereken patikalara girmeyin.
Sağda "X" işareti var. Sol taraftaki işaret "U" dönüşü diyor.

Her çıkışın bir sonu var. Çıktığımız yer bu sefer aşağıda kaldı.

Yukarıya çıktıktan sonra yamaçtan yürüyoruz.
Çıkış eğimi şimdi daha makul.


Palamutçukuru'nun Ahmetler'e ineceğimiz diğer cephesine ulaşıyoruz. Karşı tepeleri görmek, konumumuzun çok geniş yerleri görebilmesi çok keyif veriyor. 

Palamutçukuru diyerek geçmemek lazım çünkü burada da çok belirgin, ayakta kalmış kalıntılar (sarnıçlar, örme duvar ve yapılar, merdivenler) var. Hatta bu yerleşime ait olduğu aşikar derecede belli olan merdivenlerinden bile çıkıyoruz. Etrafta sarnıçlar da gözümüze çarpıyor. Bu bölge kilise açısından çok zengin. İnsanlar dinlerini ve kendilerini korumak buralara kadar çıkmışlar. Takdir etmemek elde değil.


Sırttan Palamutçukuru'nun tepesine doğru ilerliyoruz.
Deniz seviyesinden yaklaşık 900 metre yükseklikteyiz.


Çıktığımız yerler arkada kaldı.
En arkada görünen tepelerin ardında Kaş tarafları var.

Palamutçukuru tarafından bugün varmayı planladığımız Çamtepe
ve doğa katliamı. Alacahisar Kilisesi bu taş ocağının
1-2 km. kadar berisinde. 

Palamutçukuru'na ulaşıyoruz. Kayaların arasından kalan patika
ve işaretlerini takip ederek son çıkışları yapıyoruz.

Bir sarnıç ve merdivenler.
Burada her yer tarih.

Tepeden Belören/Demre tarafına bakıyoruz.

İşaretleri takip ederek yürüyoruz.
En tepe noktada, inişe başlamadan önce mola vereceğiz.

Burada da Bizans zamanından kalma birkaç güzel, korunmuş
yerleşim göze çarpıyor. Hatta bazı evlerde haç kabartması da
görülebilir. Burası Ayıveliler ve Ahmetleri
birbirine bağlayan ara yol üzerinde bir yerleşim.

900 metre'de oldukça güzel korunmuş yapılar.
Doğa koruyacağını yıllarca koruyor,
insan ise göz açıp kapayana dek yok ediyor.

Antik kalıntılar ve kayaların arasından zirveye doğru çıktıkça görüş alanımız giderek artıyor. Palamutçukuru'nun diğer cephesine geçtik ve tam tepede artık neredeyse düz sayılabilecek bir patikadan yürüyoruz. Ne kadar esinti olsa da bu dik çıkış adeta su kaynattırdı bizde. 

Yamaçtan ve kalıntıların dibinden yaptığımız yaklaşık 200 metrelik yürüyüş sonunda saat tam 12:10'da Palamutçukuru yani Palamutbeleni zirvesine ulaşıyoruz. Burası deniz seviyesinden yaklaşık 900 metre yükseklikte. Burada öyle bir esinti var ki ayakta durup rüzgarı yemek aptallaştırıyor insanı. Su için biraz enerji toplamak için molayı burada vermeye karar veriyoruz. T-shirtler yeniden fora. Rüzgardan vücudumuzdaki terler hemen soğuyor. Annnelerimize nazire yaparcasına "oğlum terlisin rüzgarda kalma" sözüne inat rüzgarın tam ortasına çöküyoruz. Burada yaklaşık 15 dakika kadar mola vereceğiz ki daha uzun durmak mümkün değil. Bu sefer de oldukça sert esen rüzgardan dolayı üşüdük. Ortası yok.

Yaklaşık 20 dakikalık molanın ardından esen rüzgar bize sıcağı unutturuyor. Yürüyüşümüzün 11. kilometresi ve 900 metreye çıkışın yanında sıcakla da mücadelemiz devam ediyor. Hava durumu ilerleyen günlerde sıcaklığın düşeceğini gösterse de 1-2 derece düşmesi çok büyük etki yaratmayacak durumda.

Yahu ne bitmez yamaçmış. Değil mi Altuğ?

1-1.5 saate varmayı planladığımız Ahmetler aşağıda görünüyor.

Pinarlar arasından yola devam.

İşte yol boyu işaret takip etseniz bile size güven veren yol tabelası
karşımıza çıkıyor. Kayaların üzerinden seke seke ilerliyoruz.

Deveçukuru hatırası.

Saat 12:30'da Ahmetler inişine başlıyoruz. Mola verdiğimiz yerden yürümeye başlar başlamaz ileride Palamuttepesi tabelasını görüyoruz ve ardından Ahmetler'in de görülebildiği çok geniş bir alanı keyifle izliyoruz. Alacahisar Kilisesi'nin bulunduğu tepe karşımızda ancak  bu noktadan görülemeyen Alacahisar ve Karabel Köyü/Asarcık bu tepenin ardında kalıyor. 

Manzarayı izlememizin hemen ardından St.Nicholas tabelasına doğru geri yürüyoruz ve işaretler bizi Ahmetler'in bulunduğu tabana yani geniş çanağa doğru indirmeye başlıyor. Tabelanın ilerisine doğru gidildiğinde Palamuttepesi'nin en yüksek noktasına ulaşılabiliyor (1000 metrelik Serenlibelen Tepesi).

Bodur ve gür Pinar ve Sandal çalılarının arasından belki de tüm yolculuğumuzun en çileli yürüyüşü de başlamış oluyor. Yaklaşık 1.5 km.lik bu iniş, bırakın tüm enerjimizi almayı adeta bizi çileden çıkartacak. Dikenli Pinar çalılarının aralarından eğilerek geçmek mi dersiniz, yerdeki çarşaklara dikkat etmek ve işaretleri kaybetmemek mi dersiniz. Siz ne derseniz diyin, bu yazdıklarımızın hepsi var. Yol boyunca sürekli fotoğraf çeken Altuğ fotoğraf çekemeyecek hale geliyor. Burası Likya Yolu üzerinde Göynük Yayla'dan gelirken Meşeçukuru bölgesini geçip Gedelme'ye indiğimiz dar çalılık patikayı anımsatıyor. Ancak hiçbiri Myra Kalesinden Gürses çıkışını yaptığımız o dikenli çıkış gibi olamaz. Anlatılmaz, yaşanır.


Her yerde tarih var.

Palamutçukuru (900 mt.). Saat 12:30.

Manzara seyretmeden olmaz.
Varacağımız Ahmetler'e doğru bakıyoruz.
Alacahisar Kilisesi kaşıdaki taş ocağının (Çamtepe) arkasında.

Molanın ardından inişe geçiyoruz.
Bizi nasıl bir inişin beklediğini ve zorluğunu tahmin edebiliyoruz.

Haydi bakalım dalıyoruz dikenlerin arasına.

Bu tür inişlerde işaretleri takip etmek önemli zira burada patika dar ve kısıtlı. Çok seçenek olmadığından bir bölgede tıkanıp kaldığınızda geri dönüp işaretleri gördüğünüz yerden başlamak kaçınılmaz olabiliyor. 

Geri dönmeyi yaşamak istemediğimizden burada ikimiz de oldukça dikkatliyiz ve işaretleri göremediğimiz anda işaret arıyoruz. İşaret sorunu da yok bu bölgede. Yön bulma konusunda oldukça yeterli.

Aşağılara doğru indikçe dikenli bölgeler yerini çam ağaçlarına bıraksa da dikenler yeniden başlıyor ancak bu sefer patika daha geniş. 1.5 km.lik inişimiz yaklaşık 45 dakika sürüyor. Tepemizde Akdeniz güneşi ve ağaçların arasından yaptığımız rüzgarsız yürüyüş ne var ne yok alıp götürdü bizden.

Ancak şunu da söylemek lazım. Bugün 31 Ağustos. Yarın 1 Eylül. hayat Bilgisi kitaplarına göre Sonbahar başlıyor. Yarın hakikaten sonbahar havasında yürüyeceğimizden de habersiz önümüzdeki 3 günlük havayuı da düşünüyoruz kara kara. 01 Eylül hakikaten sonbahar başlangıcı olacak. Yaşayıp göreceğiz.

Saat 13:30'da Ahmetler'in girişine vardık gibi gözüküyor. Yerleşime yaklaştığımızdan doğal olarak işaretler de kayboluyor. Enerjimiz de sıfırlandı. İşaret ve yürüyüş herşeyi boşverip dev pinar ağacının altına girip gölgesinde oturmaya karar veriyoruz. T-shirtler yeniden fora. enerjimiz taban yapmış durumda.


Patika rahatlamış gibi gözükse de
bizi çam ağaçlarının arasından yeni bir patikaya sokuyor.
Çile şimdi başlıyor.

Burası geniş bir açıklık ama buradan sağa saparak
yönümüzü Ahmetler'e doğru çeviriyor, ardından çile başlıyor.

Dar sayılabilecek bir patikadan
uzunca bir iniş yapacağız.

Zigzag'lı bir iniş. İşaretleri kaçırmamanızı tavsiye ediyoruz.
Kaçırdı mı geriye dönün. Şartları zorlamayın.

Geniş gibi duruyor değil mi?
Maalesef hayır.

"Emmoğlu daha çok yol var aşağıya"
diyemiyoruz birbirimize.
Karşılıklı küfürleşiriz diye korkuyoruz.

Güneş kısa sürede eritip bitirdi bizi.

Uygun adım inişe devam.

Alçalıyoruz sanki...

Gölgede dinlenmek için ayakta mola.
Oturmak bile içimizden gelmiyor burada.
Yaprak bile kıpırdamıyor.

Bu kadar çile arasından bir de eğiliyoruz. Çok güzel.

İniş çabuk bitsin diye adımlar hızlandı.

İnişin zor kısmı tamamlanıyor.
Şimdi Ahmetler'e doğru yürüyeceğiz.

Etrafta keçiler ve yerleşim olunca işaret kaosu oluyor haliyle.
Daha fazla dayanamıyor ve bu ağacın gölgesinde mola veriyoruz.
Biraz sakinlememiz gerekiyor.

Köyden insan seslerini duymaya başlıyoruz. İnerken o kadar yorulduk ve hareketsiz oturuyoruz ki yanımızdan keçiler korkmadan geçiyorlar, durup bize bakıyorlar. Bizde tepki bile yok. Gelip bizi yeseler sesimiz çıkartamayacak kadar yorulduk.

Saate bakmadan oturup dinleniyoruz ve yarım saate kendimize geliyoruz. Saat 14:00 gibi yeniden yola koyuluyoruz ve çevrede işaret aramaya başlıyoruz. Ortalıkta işaret yok. her ikimiz de etrafa dağıldık ve yorgunluğumuzun üzerine yaklaşık 10 dakika kadar işaret bakınıyoruz ama bulamıyoruz. GPS'ten yardım almaya karar veriyoruz. Altuğ köy yoluna doğru ilerlerken Mehmet daha aşağıda patika arıyor. Köy yoluna çıkan Altuğ işareti görüp Mehmet'e sesleniyor ve köy yolundan Ahmetler'e saat 14:30'da ulaşıyoruz. Yolculuğumuzun 14. km.si ve Ahmetler deniz seviyesinden 630 metre yükseklikte. Bu kadar sıcak, iniş çıkış ve molaya göre iyi bir tempoda ilerliyoruz diyebiliriz.

Özetlemek gerekirse Ahmetler'e inişin ardından varacağınız düzlükte dümdüz yol değiştirmeden ilerleyerek köy yoluna çıkın. İşaretler bu köy yolu üzerinde. Yukarıdan aşağıya inerken Ahmetler'in nerede olduğunu görebiliyorsunuz zaten.


Baktık işaretleri bulamadık etrafa dağıldık aramak için.
Köye giden elektrik direklerini takip ederek
köy yoluna çıktık ve işaretleri bulduk.

İşareti bulan Altuğ Mehmet'i çağırıyor.
Köy yoluna çıkıyoruz.

Elektrik direği üzerinde mavi-beyaz işaret görülebiliyor.

Yaprağı ne kadar dikenli olsa da gölgesi o kadar kıymetli ki.

Ahmetler'e giriyoruz. Saat 14:30.

Ahmetler'de insan ve yerleşim var. Tabii özet bölümlerde de yazdığımız gibi bu bölgelerde yaşam yaylacılık şeklinde. Kışın yürümek isteyecekler bu bölgelerde insanlarla karşılaşamayabilirler. Dolayısıyla su ve yiyecek ihtiyaçlarının karşılanması biraz problemli olabilir. Köyde görünür yerde akan bir çeşme yok. Sarnıçlar var. Bu yüzden ilkbaharda bile yürüseniz yanınızda yeterli miktarda suyu mutlaka bulundurun. İşinizi şansa bırakmayın. Aç kalın ama susuz kalmayın. Su önemli.

Altuğ etrafa bakınarak su istenebilecek bir ev arıyor. Sıcaktan dolayı etrafta kimseler yok ama köye girişte soldaki ilk eve doğru girmeye karar veriyoruz oy çokluğu ile.


Merhaba diyerek yanaştığımız evde bu bölgenin insanının yardımseverliğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Bırakın su istemeyi bize karşılık beklemeden teklif ettikleri öğle yemeğini bile geri çevirmeyeceğiz. Bizim için dalından kopardıkları sebil incirleri bile motorları bozmayı göze alarak yiyeceğiz. İşte bu kadar bitkin bir haldeyiz. (Dip not: Motorlar bozulmadı).

Bahçede ağacın altındaki gölgeye yerleşiyoruz. Sandalye, tabure aramadan plastik sera kasalarının üzerine çöküyoruz. Hemen sarnıçtan çekilmiş soğuk bir su şişesi geliyor ve bardak bardak içiyoruz. Herhalde herkesi susatmış olacağız ki herkes su içiyor bizimle birlikte. O kadar bitkin bir haldeyiz ki bize bu iyiliği yapan insanların adlarını o anda sormamıza rağmen hatırlayamıyoruz. Bu yüzden başta kendilerinden olamak üzere herkesten çok özür diliyoruz.

Bu ev Palamuttepesi yönünden gelirken köyün girişinde soldaki ilk ev. Ev biraz içeride gibi duruyor. Hatta incir, narenciye ağaçlarının olduğu bir bahçesi var yanında.

Bu bölgenin insanı Likya Yolu gibi yürüyüşçülere çok aşina değil ama görünce de çok mutlu oluyorlar. Yardım edip davet ediyorlar. Herkesle gönül rahatlığı ile sohbet edebilir, soru sorabilirsiniz. Çekinmenize hiç gerek yok.

Tabii insanlar bizlere aşina olmayınca, çantalara, çadırlara ve giyim kuşama ilgi ile bakıyorlar. Sürekli sorular soruyorlar. Nerede konaklayacağımızı, neler yediğimizi, nereden geldiğimizi öğrenmek istiyorlar. Sıkılmadan cevap vermek lazım.

Yemek isteyip istemediğimizi sorduklarında hiç çekinmeden istediğimizi söylüyoruz. Para bile isteseler verecek haldeyiz. Hemen içeriye sipariş gidiyor. Buraların en sevdiğimiz yemeği yumurta istedik.

Önce lavaş ve soğan kavurması geliyor. Ardından ortaya çalakaşık ayran. Sonra da yumurta. Yorgunluğumuzun üzerine lezzetini tarif etmek imkansız. Buraların ayran ve yoğurtları doğal mayalanarak yapıldığından biraz daha ekşi. Ancak oldukça lezzetli. Yani marketten aldığımız pastörize yoğurtlar bu tatta olunca yoğurt ekşimiş diyoruz.

Koca bir kovada dalından yeni kopartılmış incirler de tatlı niyetine o kadar güzel gidiyor ki...

Yemek üzerine bir de çay. Lezzet durakları programına çevirdik yürüyüşü. Ama hakettik.

Sohbet devam ediyor. Suları nereye ve nasıl topladıklarını, buralara ne zamanlar geldiklerini soruyoruz. Doğa çok güzel ama buralar yazın gerçekten çok kurak.


Köye girişte soldaki ilk evde buyur ediliyoruz.

Suya durduk. Karnımız da doyuyor. Sağolsunlar 

Sebil yufka, yoğurt, soğan kavurma yiyiyoruz.
Ama yemek yumurta yolda.

İncirler yendi. Çaylar içildi. Sohbet koyu.

Ahmetler hatırası. Herbiri birşey için koşturdu durdu.

Öncelikle bu bölgenin insanı için en değerli şeylerden biri su. Burası Karadeniz değil çünkü. Suyun bir damlası bile çok değerli çünkü bölgenin tarihsel geçmişine de bakıldığında buranın insanı hala Roma döneminden kalma sarnıçları kullanıyor ve yol boyunca onlarcası var ki bunların çoğu Roma döneminden kalma. İnsanlar kullanmasa bile hayvanlara kullanıyorlar.

Sonbahar'da yağışlar başlamadan önce metrelerce branda ve naylonlar yardımı ile yağmur sularını sarnıçlara topluyorlar. Zaten içtiğimiz bu yağmur suyunun tadı biraz değişik. Mineral bakımından zengin değil sanki. Saf su gibi. Koca kış yağan yağmurlar ile sarnıçlar doluyor ve koca bir yaz yetiyor. Yetmez ise Demre'den traktörle su getirtiyorlarmış. Neredeyse her haftasonu da gelerek kurdukları su toplama düzeneklerini kontrol ediyorlarmış.

Buralara Nisan ayı gibi gelmeye başlıyorlar ve okullar açılınca veya Eylül sonu dönüyorlar. Sonuç olarak hepsinin Demre'de bir işi, evi veya okuyan çocukları var.

Yola koyulmadan önce bize su topladıkları sarnıcı gösteriyorlar. Bu sarnıcın etrafındaki herşey tarihi. Kemerli sarnıç. Bir de aynı zamanlarda yapıldığı belli olan bir yalak ve tepesinde lahit olmayan bir mezar var. Çevrede örülü taşlar, duvarlar, kapılar göze çarpıyor. Burada bile tarih var. Ahmetler bir yayla köyü diyerek geçmemek lazım. Daha ilk gün yol boyunca onlarca tarihi eser ve yapı gördük. Bu yolda tarihi yaşayıp, görmek ve doğasını koklamak için bile yürünmeye değer.

Sularımızı tazeleyip, hatıra fotoğrafının ardından saat 16:00'da yeniden yollara düşüyoruz. Her ne kadar haritada yakın gibi gözükse de kamp atmayı düşündüğümüz Alacahisar Kilisesi hakkında Ahmetler'den aldığımız bilgi, buraya akşam karanlığına yakın ulaşabileceğimiz yönünde. Hemen karşımızdaki tepenin ardını gösteriyorlar ama anlaşılan biraz dolaşarak gideceğiz.


Bunlar sadece evin çevresindeki kalıntılar.

İşte koca kış yağmursuları ile doldurulan sarnıç.

İSKİ denetimde.
Kaçak su kullanımı var mı bir bakalım?

Kaçak kullanım yok. Uygundur.
Kapatalım kuyunun ağzını.

Kuyunun çevresi antik kalıntı dolu.

Kuyunun çevresi

Buradaki bina oldukça büyük gibi. Taşlar hala örülü.
Hatta kazılsa birşeyler daha çıkar.
Ama ne zaman? Kim kazar?

Kolonlar bile ayakta.

Bir lahit ve aşağıda sarnıç.

Veda zamanı. Herşey için teşekkür ediyoruz.

Ahmetler'den deniz tarafına bakış. Deniz tabii ki görünmüyor.
Tepelerin arkası Davazlar ve Likya'dan hatırlayacağımız Gürses.
Sahil tarafı ile Kekova ve Andriake. Demre daha solda.

Son hedefe doğru adım adım yolllara düşüyoruz.

Yürüyüşümüz uzun bir süre etkisini kaybetmeye hiç niyeti olmayan güneşin altında (6-7 km.) Belören'e doğru giden toprak araç yolunda uzun süren bir çıkış şeklinde olacak.

Ahmetler'den sonra hedef deniz seviyesinden 1250 metre yükseklikteki Çamtepe'nin hemen sırtında bulunan Alacahisar Kilisesi (1180 metre). Köy yolundan yürüyüşe başlıyoruz. Güneş tabii ki ısrarla tepemizde. 630 metrelerden neredeyse bir bu kadar daha çıkış yapacağız. Hem de kısa bir zamanda.

Ahmetler de dahil olmak üzere yol boyunca gördüğümüz insanlar (çok sayıda insanla karşılaşmadık ama) işaretler ve yollar hakkında bilgiye sahipler. Yürüyüş turizmi ile ilgili bilinçlenme başlamış. İşaretleri ve tabelaları sorunca gösteriyorlar. Yolun devamı hakkında bilgiler veriyorlar. Ancak bir önemli nokta sizi gitmek istediğiniz yerlere kestirme veya araç yollarından yönlendirebiliyorlar. İşaretleri takip etmek istediğiniz konusunda ısrar edin. 

Tempomuz iyi. Beyinlerimizin adeta sulandığı sıcak ve dikenli patikaların ardından çok da kötü gelmiyor bu yol. Köy yolu üzerinde işaretleri -patikalar kadar sık olmasa da- göreceksiniz. Yol boyunca uzunca süre hiç patikaya sapmayın, işaret aramayın. 

Yaklaşık 750 metre kadar yürüdükten sonra Çamtepe'nin arka cephesine girerek Ahmetler'i görüş alanımızdan çıkartıyoruz. Çıkışımız da devam ediyor. Hemen karşımızda eteklerinden geçeceğimiz 1100 metrelik Çambaşı Tepesi bizi selamlıyor.

Ahmetler'den çıktıktan yaklaşık 1 km. sonra hemen sağımızda aşağıda derme çatma kulübede yaşlı bir çift görüyoruz. Selam verip yola devem ediyoruz ama arkamızdan seslenen Rıza Amca bize yukarıya kadar eşlik edebileceğini söylüyor. İşaretleri de biliyor. Dediğine göre bizim Alacahisar'a sapacağımız yerde inekleri varmış onlara su verecekmiş. Sonra geri dönecekmiş. Ne azim ama.

Rıza Amca bu bölgede yaşıyor. Yol boyu yanımızdan geçen arabaları ve motorların hepsini tanıyor. Geçen herkes hörmetle selam veriyor. Her ne kadar bizi kestirmeden yukarı çıkarmak istediyse de biz işaretleri gördüğümüz daha uzun köy yolu boyunca yürümeyi tercih ettik. O da yolunu değiştirmeyip bizimle yürüdü. Çıkışı yaparken kendisini takdir ettik. Hergün bu yolu gidip geliyormuş. Bazen günde iki kere.


Bu viraj ile Ahmetler'i arkamızda bırakıyoruz.

İşaretler patikalara göre daha seyrek ama köy yolundan çıkmadan
bayağı uzun bir yol yürüyeceğiz. 

Rıza amca ile yürüyüşe başladık.
Taş çıkartıyor gençlere. Yaş +70

Kendisi önden biz arkadan keşişler gibi yürüyoruz. Yükseldikçe manzaramızın da görüş alanı artmaya başlıyor. Hatta bir süre sonra bir Çamtepe'nin doğu cephesine geçiyoruz ve güneşi tepenin ardında bırakıyoruz nihayet. İşte şimdi keyfimiz yerine geldi.

Gölgeye girer girmez mola vermeye karar veriyoruz. Rıza Amca da bizimle birlikte yol kenarında bir yere oturuyor. Bu arada akşam oldukça köyler ve yaylalardan geliş gidişler başlıyor. Oturdukça yol doyu geçen araçlar ve motorlar mola verdiğimiz yerde durmaya başlıyor. İhtiyar heyetini kurmaya başlıyoruz. Durma sebepleri Rıza Amca ve bizimle sohbet etmek.


Tempo'yu Rıza Amca belirliyor. Acayip hızlı çıkıyoruz.

Kısa sürede çok fazla irtifa kazandık.
Çamtepe'ye doğru çıkıyoruz.

Rıza Amca önde yürümeye devam ediyor. Karşıdaki tepeler
Palamutçukuru. Daha birkaç saat önce karşı tepelerdeydik.
Yürüyerek dağlar aşılırmış ya çok doğru.

Özlediğimiz gölgeye kavuşuyoruz. Hatta esinti başlıyor.

Mola zamanı

Yol kenarı sohbetimize katılımcı sayımız oldukça arttı. Sohbet koyulaştı. Öyle bir an oluyor ki kimse birbirini duymuyor. Acayip koyu bir sohbet var. Mehmet'e hafifçe seslenen Altuğ ortamı gösteriyor ve konunun konuyu açtığı bir durumda biz de onlardan biri gibi konuşup sohbetlerine ortak olduğumuzu fark ettiriyoruz birbirimize. Her kafadan bir ses çıkıyor. İçimizdeki tek bayan da ortamın en sesli konuşanı.

Yaklaşık 15 dakikalık kısa sohbetin ardından saat 17:20'de yeniden yola koyuluyoruz. Veda zamanı. Araçları ile duranlar da yollarına devam ediyor. Biz üç kafadar yine yollardayız.


Rıza Amca.

Acayip koyu bir sohbet var. Biz hiçbirşey anlamıyoruz ama.
Köy dedikoduları

Birinci gün yol kenarı hatırası...
Mükemmel bir ekip olduk.

Ekibin en büyüğü: Rıza Amca.

Çek Emmoğlu çek bir hatıra fotosu.

Yeniden yollardayız...

Çamtepe’nin arka cephesine girip güneşi tepenin ardına almış olsak da güneş aralardan kendisini gösteriyor. Ancak etkisini kaybetmeye başlıyor.

Molanın ardından 1 km. kadar daha köy yolundan yürüyoruz. Sağımızda solumuzda çam açağları, düzlükler ve taraçaları görüyoruz. İşaretler yolda gözüküyor ve ne zaman patikaya gireceğimizi kestirmeye çalışıyoruz. Birkaç virajın ardından solumuzda kalan Çamtepe’ye doğru çıkan patika ve işaretleri görüyoruz. Sol tarafta bizi içeriye sokan patikayı görüyoruz. Tam bu noktada deniz seviyesinden 950 metre yükseklikteyiz. Rıza Amca’nın su çekeceği sarnıç da bizim patika üzerindeymiş. “Gelin buradan” diyerek bize öncülük ediyor sağolsun.

Rıza Amca önden giderken Mehmet de ekibe arkadan fotoğraf çekerek yetişmeye çalışan Altuğ’u bekliyor. İşaretler oldukça belirgin ve bizi patikaya soktuğunu anlayabiliyoruz. Saat 17:40’da patikaya giriyoruz.



Köy yolunda son metreler

Güneş yine geldi buldu bizi.

Yol boyunca geniş düzlükler ve ekime uygun taraçalar görülüyor.

Sıcak bitirdi bizi.

Basmak basamak taraçalar.
Bunlar coğrafyayı düzleştirdiği için toprak kaymıyor
ve ekim/dikim yapılabiliyor.

İşte son viraj.

Yol üzerinde işaretlerin bizi içeriye
sokacağını görebiliyorsunuz.

Mehmet patikaya girmeden Altuğ'u bekliyor.

Demre manzarası.

İşaretler eşliğinde 100 metre kadar dar sayılabilecek bir patikadan çıkış yapıyoruz. Ağaçlar arasında kalıntıların (duvar ve bina), yalak, lahit ve sarnıcın olduğu bir yerleşime ulaşıyoruz. Tam burası da Rıza Amca’dan ayrılacağımız yer. İhtiyar delikanlı Rıza Amca tam burada hayvanlarına su çekip aşağıya geri yürüyecek. Helal olsun kendisine.

Son bir kez daha arkamıza dönüp Rıza Amca'ya son bir kez daha selam ederek Alacahisar'a doğru ilerliyoruz.


Dalga geçmeyelim lütfen...

Patikalar bizi bekler.

Antik kalıntıların olduğu bir yere geliyoruz.

Rıza Amca'nın su çektiği yer.
Herbiri birbirinden farklı antik kalıntılar
arasında bir yer.

Veda zamanı.

Görüşmek üzere Rıza Amca...

İlk 5 dakika çok da dar olmayan düz bir patikadan yürüyoruz ve işaretler bizi tam sağa yöneltiyor ve bol taşlı dik bir çıkış başlıyor. Mesafe olarak 400 metre kadar süren bu çıkış geniş bir alana çıkmamızla düz gibi gözükse de burayı geçtikten sonra çıkışımız devam ediyor. Bu geniş alanın tam ortasında bir pinar ağacı dibinde üstü tahtalarla (hayvanlar düşmesin diye) kapatılmış bir sarnıç var. Bu arada yükseklik olarak 1000 metrenin üzerindeyiz.

Sarnıcın yanından geçerek yeni bir çıkışa daha başlıyoruz ancak bu daha kısa sürecek. Yaklaşık 10 dakikalık son bir çıkış ile bu güzel ve işaret sorunu olmayan patika çam ağaçları altından devam ediyor. Bu bölümler hem gölge olması ve doğanın tam içerisinde olması sebebiyle oldukça keyifli. Zaman zaman çıkış yapıyor olsak bile güneş olmayınca enerjimiz yerine geliyor ve alıp başımızı gidiyoruz.


Dar olmayan bir patikadan yürüyoruz.

Patika oldukça belirgin ve işaretler de var.

Patikanın sonuna doğru ilerliyoruz.

Patikanın sonunda sağa doğru kıvrılıyoruz.

Bu sefer patika biraz daha dik ve taşlı.

Eğim biraz daha düz hale geliyor.
Ancak tatlı tatlı çıkmaya devam ediyoruz.

Geniş sayılabilecek bir patikadan işaretler eşliğinde yürüyoruz.

Bir düzlüğe çıkıyoruz ve sarnıcın yanından geçiyoruz.
Hemen karşıdaki patikaya gireceğiz.

Patikadan yeniden yürümeye başlıyoruz.

Buralarda işaret sorunumuz yok.
Sol taraftaki patikadan çıkışa devam ediyoruz.

Nispeten düz hale gelen patikada
yürümeye başlıyoruz.

Patika zaman zaman yol ortasında devrilmiş ağaçlar sebebiyle daralsa bile ilerledikçe patika daha belirgin bir hale geliyor. Hatta saat 18:30 gibi orman yoluna çıkıyoruz. Burası daha yakın zamanda açılmış bir orman yolu. Çamdağ'a doğru hafif hafif yükselmeye devam ediyoruz. Orman yoluna çıktıktan yaklaşık 500 metre sonra bir yol ayrımına geliyoruz. Sağdan devam ediyoruz. İşaretler de belirgin olduğundan kaos olacak bir durum yok.

Burayı geçtikten yaklaşık 300 metre sonra bir yol ayrımına daha ulaşıyoruz işaretlere göre soldan devam ediyoruz. Sağ taraftan yol Alacahisar Kilisesi'ni bypass ederek Karabel'e inen yol ve St.Nicholas'ın işaretli yollarına bağlanır. Alacahisar'ı görmemek eksiklik ki bunu dibine gittiğimizde daha iyi anlayacağız. Kısacası sağa sapmadan soldan devam ediyoruz ki işaretler de belirgin zaten. Kaybetmeniz çok da söz konusu değil.


Patika düz bir şekilde devam ediyor.
Kolay gibi olsa da bizde yorgunluk artmış durumda.

Patika bizi çam ağaçları ile çevrelenmiş geniş bir alana çıkartıyor. 

Çam ağaçları üzerindeki reçineleri inceliyoruz.

Yol Alacahiasar'a kadar bu şekilde.
Bir başka deyişle Palamutçukuru'ndan
görünen taş ocağına doğru yaklaşıyoruz.

Rahat bir yürüyüş yolundan yürüyoruz. İşaretler de var.

Yorgunluk olmasa oldukça keyifli bir yol.

Patika bizi araç yoluna çıkartıyor.
İlk gün hedefimize adım adım ilerliyoruz.

Yola devam. Altuğ takipte...

Araç yolu olan yerlerde yol ayrımları göze çarpsa da
endişe edilecek birşey yok zira işaretler oldukça belirgin.
Düşük ihtimal ama göremezseniz bilin ki kaçırdınız.
Hemen son işarete geri dönün.

Orman yolundan yola devam ediyoruz.

İşaretler taşlar veya ağaçlarda görülüyor.

Orman yolundan yola devam.

Bir yol ayrımına daha geliyoruz.
Bir uyarı daha yapacağız sonraki fotoğrafta.

ÖNEMLİ UYARI: Bir yol ayrımı daha. Sağ taraftaki yol tam karşımızdaki
tepenin ardında yer alan Alacahisar'ı bypass ederek Karabel'e gider.
Soldan yola devam. İşaretler var. 

Küçük bir hatırlatma olarak, işaretleri görmediğiniz anda durup en son işareti nerede gördüğünüzü düşünmenizi tavsiye ediyoruz. Bu gibi yerlerde geri dönmek sorun olmayabilir ama dar iniş ve çıkışlarda, görüş alanı olmayan bölgelerde kaybolma ve zaman kaybı morallerinizi çok bozabilir.

Çamdağ'ın tepelerine ulaşmak üzereyiz. 1100 metre seviyelerine ulaştık. Bu bölgeler Ahmetler'e ulaştığımızda tepede gördüğümüz, doğayı oyarak yok eden taş ocağının arkaları.


Bu orman yolu Palamutçukuru'ndan
görünen taş ocağına doğru gidiyor.

Burada işaretlere dikkat. Yol soldan devam etse de siz sağdan
içeriye devam etmelisiniz. Sağdaki tepenin ardında
Alacahisar Kilisesi var. Sağdaki işaretler size yolu gösteriyor zaten.
Özetle: Yol ayrımından sola saptıktan sonra dikkat

Orman yolundan yürüyüşümüz devam ediyor ve yol ayrımından yaklaşık 200 metre sonra işaretler bizi orman yolundan çıkartıyor ve patikaya sokuyor. Sağa saparak patikaya giriyoruz. Orman yolu taş ocağına doğru devam ediyor. Yaklaşık 5 dakikalık bir tırmanışın ardından Çamdağı'nın zirve noktası sayılabilecek deniz seviyesinden 1180 metre yükseklikteki Alacahisar Kilisesi'ne saat 18:50'de ulaşıyoruz. İlk gün için bu kadar iniş-çıkış ve sıcakta 23 km. hiç de fena sayılmaz.

Son ana kadar kendini ağaçlar arasına saklayıp, kendini göstermeyen bu muhteşem yapı bir anda karşımıza çıkıyor. Yanımızda GPS olmasa ne zaman ulaşacağımıza dair en ufak bir fikir sahibi olamazdık.

Yekpare kayaya oyulmuş Alacahisar Kilisesi'ni izliyoruz. Bu akşam harika bir noktada kamp atacağız. Kendilerini, dinlerini buralarda koruyup, yok etmemeye çalışan insanları takdir ediyoruz. Burası sadece St. Nicholas Yolu için değil her daim görülmesi gereken bir yer.


Geniş düzlükten yukarıya doğru çıkıyoruz.

Dik ama kısa bir tırmanış.

Kuru dalları çiğneye çiğneye çıkıyoruz. Mehmet çıkışı bitirdi.

İşaretler eşliğinde yürüyoruz.
Daha görünürde hiçbirşey yok.

Koskoca yapı bir anda çıkıyor karşımıza.

Burasını kelimelerle anlatmak zor. Görmek lazım.

Gün sonu hatırası...

Güneşin son ışıkları kilisenin üzerine yansıyor. Fotoğraf için harika bir ışık var. Çadır kurmayı ve akşamüstü keyfini bir kenara bırakarak çevreyi incelemeye koyuluyoruz. 1200 metrede kendini bu kadar güzel koruyabilmesi çok ilginç. Evet çok fazla yıkıntı var ama yapının şekli çok belirgin ve etkileyici. Tek kelimeyle "müthiş".

Kilisenin etrafında dolanıyor ve duvarlara yansıyan gölgelerimizle oynuyoruz. Duvardaki gölgelerimizi izleyerek zamanı durdurabilmeyi çok isterdik...

Güneş etkisini kaybeder kaybetmez serinlik etkisini gösteriyor. Havanın ortası yok. Üzerimizde sırılsıklam olan t-shirtlerimizi çıkartarak kayaların üzerine seriyoruz. T-shirtler çıkmıyor terden yapışmışlar adeta.

Çadırı kurabileceğimiz en güzel düzlük kilise önündeki sarnıcın üzeri. Çadırı kurarken "acaba çöker mi?" korkusuna kapılan Mehmet'i "1500 yıldır yıkılmamış bu gece de yıkılmaz. Bence." diyen Altuğ ikna ediyor. Nedendir bilinmez ama kapak tarafına yakın Mehmet yatacak. Altımızda sarnıç tepemizde pırıl pırıl yıldızlar. Daha ne isteyebiliriz ki?


Harika bir an.
Uzun zamandır bu kadar mutlu sağa sola koşturmamıştık.

Kilisenin ayakta kalabilmiş kubbesi

Kazıldığında bayağı birşeyler var aşağıda.
Bu kadarı definecilerin eseri herhalde. 

Gölge oyunları

Eğlence devam ediyor.

Burası gelip görülmeli.

Kilisenin ayakta kalan başka bir cephesi

Bu da kilisenin arkasından çekim

Çadırı kurduktan sonra akşam karanlığı olmadan ton balıklarımızı yiyiyoruz. Son iki yürüyüşte yanımızda lavaş yerine kırarmış ekmek (etimek) taşıyoruz. Çok daha hafif ve lezzetli. Süpermarketlerde satılan lavaşlar hem tat hem de şekil olarak plastik gibi maalesef.

Yemekten sonra çadırlara girerek günün yorgunluğunu çıkartıyoruz. Sohbet ve çöken serinliğin ardından uyku tulumları gayet güzel geliyor. Arasıra buralarda uyku tulumsuz yürümeyi düşünenler olabiliyor. Bu sıcakta bile geceleri 1000 metre civarları oldukça serin oluyor ki gece uykumuz gece serinliği yüzünden arasıra bölünecek. Gece uyurken kendimizi sıcak tutabilmek için tesbih böceği gibi kıvrılıyoruz çok zaman.


Şimdi keyif zamanı

Tshirtler o kadar çok ıslanmış ki sabah kalktığımızda çiğ de yağdığı için kurumamışlardı.
Bu arada çadırı kilisenin tek düz yeri olan sarnıcının üzerine kurduk.
1000 yıl çökmediyse bu gece de çökmez dedik.

Ama ne olursa olsun keyfimiz yerinde. yarın yine bilinmeyen yollar bizi bekliyor olacak. Bunun heyecanı bile yeter. Gece birbirlerine havlayan köpekler bile umurumuzda değil. Doğanın tam ortasındayız ama şehirden daha güvende olduğumuzu biliyoruz.

İlk gün yazısının sonunda bir iki genel bilgi de verelim ki bu koca yapının gökten zembille indiği izlenimi ortaya çıkmasın:

Muhtemelen 6. yy.da inşaa edildiği düşünülen Alacahisar Kilisesi'nin en önemli özelliği tek parça kayadan oyulmuş olması. Yaklaşık 8 metre yüksekliğindeki kilisenin bir çok bölümü yıkılmasına rağmen kapı çerçevesi ve kilise içerisinde haç işaretleri oldukça belirgin. Kilise etrafında şapel ve vaftizhane kalıntılarına rastlansa da bugün bir çok parçası ayakta değildir. Çevrede ve yapı üzerinde Eski Bizans dönemine ait taş işlemelerine rastlanmaktadır.

Share this:

 
Copyright © St. Nicholas Yolu. Designed by OddThemes | Distributed By Gooyaabi Templates