2014 - 2. GÜN - (Alacahisar Kilisesi - Karabel - Devekuyusu Kilisesi - Zeytin - Muskar/Belören) - 01 Eylül 2014

AT THE BEGINNING: For any detail, you can get in contact directly with us for communication in English. Please do not hesitate to ask for help. (altugsenel@gmail.com).
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
2. GÜN PARKUR DETAYLARI:
2. gün Başlangıç: 07:15 (Alacahisar Kilisesi
2. gün Bitiş: 18:00 (Muskar/Belören). Verilen tüm molalar dahildir.

Toplam mesafe: 21 km. (Alacahisar Kilisesi - Karabel 9 km., Karabel - Devekuyusu 4 km., Devekuyusu - Zeytin 4 km., Zeytin - Muskar/Belören 4 km.). Parkur mesafesine dahil olmayan Asarcık Kalıntılarını görmek için; Karabel - Asarcık - Karabel 2+2=4 km.

Su: St.Nicholas parkurlarının genel anlamda susuz olduğunu tekrar hatırlatıp bir gün önce yazdıklarımızı hatırlatma amaçlı yenileyelim. Özellikle kamplı yürüyüş yapacaklar için su hesaplarını yürüyecekleri günlere ve geçecekleri yerleşimlere göre hesap etmelerinde fayda var. Bu çok önemli. Bu bölgelerde yerleşimler genelde yaylacılık şeklinde olduğundan her dönem yerleşik birilerini bulmak biraz zor olabilir. Yaylalarda yerleşik yaşamın Mart ve Nisan aylarında başladığını belirtmemizde fayda var.
Bu parkur üzerinde bir yerleşim bulunuyor. Karabel. Burada yaz-kış konaklama var. Dolayısıyla su da var. Köyde yol üzerinde bir su kaynağı ve bakkal/market yok dolayısıyla çevre evlerden birinden rica etmeniz gerekiyor. Seve seve yardımcı oluyorlar.
Burada suyunuzu tazeleyip yola devam ettiğiniz takdirde 2-3 litre suyu çok da aşırıya kaçmadan tüketerek ile rahat bir şekilde Belören'e ulaşabilirsiniz. Belören'de de bakkal/market olmadığını hatırlatalım ama insanları özellikle Likya Yolu'nun da buradan geçmesi sebebiyle çok yardımsever ve yürüyüşçülere alışık.
Karabel Zeytin arasında bulunan Devekuyusu Kilisesi 1-2 hanenin olduğu bir yayla yerleşimi. Eğer mevsiminde yürürseniz mutlaka birileri olacaktır ve buradan da su istemenizde hiçbir sakınca yoktur.
Sadece Alacahisar Kilisesi-Karabel arasında idare etmek gerekiyor ki bu bölgede yerleşim ve su yok. Alacahisar'da su olmadığından, Karabel'e kadar bir gün önceki suyunuzu biraz idareli kullanmanız gerekecek.
Yol boyunca sarnıçlar her bölgede mevcut ancak temizliği konusunda garanti vermek çok zor. Karar size kalmış. Biraz fazla su taşıyarak olası bir sağlık riskini de engellemiş olursunuz. Bu parkurda Karabel'in tam ortada olması yürüyecekler için bir avantaj.
Bu bölgede bulunan ve Karabel üzerinden gidilen Asarcık kalıntılarını görmek için yanınıza 1 litre su alıp, çantalarınızı Karabel'de bir yere emanet edip, Asarcık'a gidip tekrar Karabel'e geri dönebilirsiniz.

Konaklama: Bu parkur da çadırlı konaklama için uygun. Gerek Karabel, gerekse Belören'de pansiyon yok. Hatta yol üzerinde çadır için çok uygun ferah ve kendinizi doğa içerisinde huzurlu hissedebileceğiniz bölümler var. Karabel merkezinde kamp atmak çok uygun değil. Asarcık, Devekuyusu, Zeytin civarlarında su sorununuz yoksa Belören'e kadar inmeden tercih ettiğiniz bir yerde kamp atılabilir.

Parkur Zorluğu: Bu parkur St.Nicholas başlangıcındaki gibi temponuzu etkileyecek iniş ve çıkışlar içermiyor. Alacahisar Kilisesi'nden Zeytin'e kadar deniz seviyesinden kısa iniş çıkışlarla 1000 m. yükseklikte yürünüyor.
Zor bir parkur değil. Mavi-Beyaz işaret sorunu da yok. İniş ve çıkışlar fazla olmadığından su büyük problem teşkil etmeyecektir ki Karabel'de (850 m.) su takviyesi yapılabiliyor. Alacahisar-Karabel arası genellikle orman yollarından oluşuyor. Yürümek oldukça keyifli ve kolay.
Asarcık Kalıntılarını görmek için çantalarınızı Karabel'de bir eve emanet ederek veya taşıyarak kalıntıları gidip görebilirsiniz. Asarcık'a gidip gelmek için için yaklaşık 2-3 saat ayırmak gerekli. Yola devam etmek için tekrar Karabel'e dönmek gerekiyor.
Karabel çıkışına kadar köy yolundan ilerledikten sonra patikalara giriliyor ve Devekuyusu Kilisesi'ne (910 m.) kadar patikalardan yürünüyor. Karabel çıkışında işaretleri bulmak biraz zor olabilir. Dikkatli olmak lazım. Bu parkur da çok inişli çıkışlı değil. Sadece bu bölgeler bolca taş olan yerler olası ayak burkulmalarına karşı dikkatli olmak lazım.
Devekuyusu Zeytin arası da patika ve bu bölgede patika civarında çok fazla taş, kaya gibi kafa karıştıran nesneler olduğundan işaretleri kaçırmamaya gayret edin. İşaret sorunu yok. Sadece biraz dikkat etmek gerekiyor. 
Zeytin'e çıktığınızda araç yolunun karşısındaki patikaya girerek bir süre sonra Likya Yolu işaretleri ile karşılaşıyorsunuz ve mavi-beyaz St. Nicholas işaretleri yerini kırmızı-beyaz Likya Yolu işaretlerine bırakıyor.
Zeytin'den sonra Belören'e (620 m.) inmek için kısa bir süre sakince tırmandıktan sonra Belören'e inişi rahatlıkla tamamlayabilirsiniz. Belören'de (eski adı ile Muskar) kalıntıları görmeyi ihmal etmeyin.
Belören Likya Yolu'nun Finike-Demre parkuru üzerinde bir yerleşim olduğu için  Demre'ye, Likya Yolu işaretlerini takip ederek 3-4 saatte Gavuryolu üzerinden inilebilir. Ancak tavsiyemiz, aceleniz de yoksa 1 gün daha yürüyüşe devam ederek Turant Dağı, Alakilise ve Yılanbaşı üzerinden Beymelek'e inmeniz.
Özetlemek gerekirse bu parkurun Dereağzı-Alacahisar kadar zorlu olmadığını söylemek lazım. Bu bölgelerde tek sorun su. Fakat doğada olmak hepimiz için ayrı bir deneyim ve sabır gerektirdiğinden, kararında ve abartmadan, kendimize yetecek kadar su taşımak hiçbir sorun yaratmayacaktır. Karabel çıkışı haricinde işaret sorunu yok. 

Parkur Yükselti Grafiği: Büyütmek için resmin üzerine tıklayınız.

HAZIRLADIĞIMIZ BLOGDAN HER TÜRLÜ FOTOĞRAF VE PARKURU ÜCRETSİZ İNDİREBİLİRSİNİZ. YANLIZCA FOTOĞRAF VE PARKURLARI MÜMKÜNSE İZİN ALIP VE KAYNAK GÖSTEREREK VERİRSENİZ ÇOK MEMNUN OLURUZ. BU İSTEĞİMİZ TAMAMEN EMEĞİMİZE SAYGI, PAYLAŞIMIMIZ HERKESİN BUYÜRÜYÜŞÜ YAPABİLMESİ AMAÇLIDIR. HER TÜRLÜ SORUNUZU DA YANITLAMAKTAN ÇOK MEMNUN OLURUZ. TEŞEKKÜRLER.  (altugsenel@gmail.com)

YOU'RE ALL WELCOME TO DOWNLOAD GPS ROUTES AND PICTURES FOR FREE. WE REALLY APPRECIATE IF YOU CAN GET A KIND PERMISSION AND PROVIDE THE SOURCE OF THE GPS ROUTE AND PICTURES BEFORE UPLOADING THEM TO YOUR SITE OR USING THEM ANYWHERE ELSE. THANKS IN ADVANCE. (altugsenel@gmail.com)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Dereağzı'ndan yola çıkıp Alacahisar'a varana kadar güneş tepemizde eriyene kadar yürüdük. Şimdi yazıları okuyacak herkes gece nasıl piştiğimizi düşünecektir ama durumumuz hiç de öyle değildi. Donduk. Hele sabaha karşı uyku tulumu neredeyse az geldi.

Alacahisar'ın 1200 metrelerde olması ve çam ormanı içerisinde kalmasındandır ki gece oldukça serindi. Sonbaharın ilk günü olan 01 Eylül'de yürüyeceğimiz St.Nicholas'ın ikinci gün parkuru daha gecesinden sonbaharı müjdeliyordu sanki.

Çevrede keçi ağılları da olduğundan gece köpeklerin havlamasından da uyku tutmuyor. Korktuğumuzdan değil. Sadece kuru gürültü.Gerek Likya Yolu, gerekse buralarda dört ayaklılardan hiçbir zaman korkmadık. 2011'de yanımızda taşıdığımız köpek kovucuyu ağırlık azaltma kapsamında sonraki yürüyüşlerde taşımamaya başlamıştık bile.

Her ne olursa olsun sabaha kadar çok da ısınamadık ama ilk gün yorgunluğu bizi uyutuyor. Her ne kadar birbirimizin horuldamaları sebebiyle ara sıra birbirimizi dürtmüş olsak da sabah uykumuzu almış, hiç bir yerimiz ağrımadan oldukça dinç kalkıyoruz.

Alacahisar'ın daha doğudan doğan güneşin üzerine düşmediği harika manzarasını seyrederken toparlanmaya başlıyoruz. Gece çiğ yağdığından kuruması için bıraktığımız t-shirt, çorap ve şortlar daha da ıslanmış, bu sebeple çantalarımızdan en temiz t-shirtleri çıkartıp giyiyoruz. Doğada kafamız çok rahat. Giyileni ertesi gün giymemek gibi bir derdimiz yok. Canımız ne isterse onu yapıyoruz. Karışanımız yok, soru soranımız yok. Giyeceklerimizi geceden hazırlıyoruz ancak sabah kalkıp canımız nasıl istiyorsa öyle yapıyoruz açıkçası. Bu satırları yazarken bile pişman değiliz.

Hızlıca toparlanarak yola çıkmadan Alacahisar'ı son kez 5 dakika daha seyrediyor ve bu harika yapıyı hafızalarımıza kazıdıktan sonra saat 07:15'te yollara düşüyoruz.

Alacahisar'a ön taraftan baktığımızda solundan giden patikayı ve işaretleri çok zor olmadan buluyoruz. Doğruyu söylemek gerekirse dün akşam hava kararmadan dersimize çalışıp işaretleri önceden tespit etmiştik ama dediğimiz gibi bulmak çok da zor değil. Kilisenin solundan yürüyerek, arkasına doğru ilerleniyor.


Sabahın ilk ışıkları henüz Alacahisar'ın arkasında.
Biz de kilisenin arka cephesinden yürümeye başlayacağız.

Alacahisar tam sağda kalacak şekilde patika arkasına doğru kıvrılıyor.

Kilisenin arkasından 200-300 metre kadar kilisenin arka cephesinden devam eden kalıntıların bulunduğu yamaca paralel bir patikadan yürüdükten sonra orman yoluna çıkıyoruz. Aslında ağaç ve çalıların arasından eğile büküle ilerlerken orman yoluna çıkacağımızı tahmin edememiştik açıkçası. Birgün önceki Palamutçukuru veya Likya Yolu'ndaki gibi bir Kırkmerdiven inişi yapacağımızı aramızda konuşmaya başlamıştık bile.

Yolun başındaki kısa patikayı saymazsak bugünkü yürüyüşe, oldukça geniş, aracın bile ilerlemesine uygun genişlikte ferah bir orman yolundan yürümeye başlıyoruz diyebiliriz.   Yaklaşık 2,5-3 km. kadar bu orman yolundan ilerleyeceğiz. Her ne kadar zaman zaman görmeseniz de işaret sorunu da yok çünkü girilebilecek başka alternatif patika yok etrafta. Mecburen orman yolu.


Kilisenin hemen arkası. Yola çıkarken Mehmet havayı
 serin sanarak uzun kollu ile yürümek istedi
ama hemen çıkarttı üzerindekini

İnişimiz başlıyor. İşaretler yerlerde gözüküyor.

Zorlu bir iniş bizi bekliyor gibi ama kısa sürecek.

Bodur çam ağaçları arasına giriyoruz.
Dün yaptığımız Palamutçukuru inişi gibi geliyor.

İşaretleri takip ederek ilerliyoruz.
Çam olduğundan yürümek zor değil dikenli
bodur pynar olsa perişan olurduk sabah sabah.

Geniş sayılabilecek bir patika.
Sadece kafaları eğerek ilerliyoruz.

Ağaçların arasından yaptığımız kısa yürüyüş
bizi orman yoluna çıkartarak son buluyor. 

Orman yolundan hafif bir inişle yola devam ediyoruz ki bugün yapacağımız yürüyüş nispeten bu şekilde olacak. 1200 metredeki Alacahisar'dan 700 metre seviyelerindeki Belören'e doğru aşırı iniş çıkış yapmadan ineceğiz. Tabii bir gün öncesi aklımıza geldikçe yolun başında bizi ne gibi yerlerin, iniş-çıkışların beklediğini içimizden birbirimize sorup duruyoruz. Keyif de bu aslında. Bilinmeyene doğru yürüyerek adrenalini arttırıp ve heyecanı yaşamak.

Daha kendisini yeni yeni göstermeye başlayan güneşin henüz ısıtmadığı ormanda yürümeye devam ediyoruz. Keyfimiz çok yerinde çünkü bu bölgeyi daha hava henüz ısınmamışken yürüyor olmak çok keyifli.

Orman yoluna çıktıktan yaklaşık 1 km. sonra tam bir "U" dönüşü yapıyoruz ve yürümeye devam ediyoruz. Bugünün kafamızdaki soru işareti "acaba hava dünkü gibi kasıp kavurup yakacak mı?". Umarız öyle olmaz ki yürüdüğümüz günün 01.Eylül olmasından mütevellit düne göre çok daha ferah bir havada yürüyeceğiz Belören'e.


Orman yolundan yürümeye başlıyoruz.

İnişimiz çok dik değil. Güneş henüz ısıtmıyor.

Geniş düzlüklerden geçerek ilerliyoruz.

Başka bir patikaya girmeden yoldan yürümeye devam ediyoruz.
Yol boyunca işaretleri de görebilmek mümkün.

Güneş "geliyorum" diyor ama dünkü gibi kavurmayacak.

Dünkü zorlu yolların ardından güne orman yolu ile başlamak iyi geldi.

Neredeyse Karabel'e kadar yolun %60-70'i orman yolu.

Kaçırılmaması gereken bir "U" dönüşü.
Fotoğrafa bakıldığında soldan indik sağdan devam ediyoruz.


Saat 07:45 gibi binlerce keçiye otlak ve ağıl görevi görebilecek şeklinde çok geniş bir açıklığa ulaşıyoruz. Çevrede insan sesleri var. Hatta bu açıklığın ortasında sarnıç bile göze çarpıyor. Muhtemelen çalışır durumda ve keçilere su çekmek için kullanılıyor. Temiz olup olmadığı tabii ki soru işareti.

Ancak yanımızda Karabel'e kadar su yeterli miktarda var.  Osman Bey'den Karabel'de su olduğu bilgisini aldığımızdan içimiz rahat. Sağ tarafımızdaki düzlüğe bakarken solumuza baktığımızda ilerilerde Akdağlar dağ silsilesini görebiliyoruz. Doğanın tam ortasındayız. Keyfimize diyecek yok. Dünkü zorlu başlangıçtan sonra bu yürüyüş bir ödül oluyor bize.

Düzlüğü ardımızda bırakarak yürümeye devam ediyoruz. Henüz güneşin aydınlatamadığı yerlerden geçerken sabah serinliğini hissedebiliyoruz. Yol boyunca kenarlarda işaretleri de görebiliyoruz.


Orman yolundan geniş düzlüğe doğru ilerliyoruz.

Halen gölge alanlardan geçiyoruz.

Gölge dedik durduk. İşte güneş. Tam alnımızın ortasına.

Oldukça geniş bir düzlüğe ulaştık.
Düzlüğün ortasında su kuyusu görülebiliyor.

Bu noktadan Akdağlar'ı da görebilmek mümkün

Bu bölgede işaret sorunumuz yok.
Orman yolundan yürümeye devam ediyoruz.

Hafif bir inişle yürümeye devam ediyoruz.

Yol boyunca işaretleri görebiliyoruz.
İşaretleri görmek moral veriyor.

Pharroa'ya doğru ilerliyoruz.

Orman yolunun sonuna yaklaştık.

Saat 08:00'e doğru orman yolu bitiyor ve yerini daha dar ve zamanla kapanmış geniş, yürümesi çok daha keyifli, çam ağaçları ile alabildiğine gölgelenen bir patikaya bırakıyor.

Dar patikaya gireceğimiz yerde yol ikiye ayrılıyor gibi gözükse de sol taraftaki daha belirgin ve işareti görünen yoldan yürüyoruz. Sağ taraftaki yol dallar ile kapatılmış ama olur da yolu kapatan dallar yerinde yoksa kafa karışıklığı yaratmamak açısından soldan, daha belirgin olan yoldan işaretleri takip etmek gerekiyor. (gerçi sonradan kapalı olan yolun da aşağılarda birleştiğini haritalara baktığımızda fark ettik)

Buralarda kaybolmanın işaretleri takip ettiğiniz sürece söz konusu olmadığını da belirtelim.

Patika başlangıçta biraz dik ve taşlık bir iniş gibi gözükse de bu durum kısa sürüyor ve patika çam ağacının iğne yapraklarının halı gibi serildiği daha düz bir patika haline dönüşmeye başlıyor.


Orman yolunun sonu. Soldan daha belirgin olan yoldan
devam ediyoruz. İşaretler de var zaten.

Geniş bol taşlı bir yoldan iniyoruz. Birazdan yol
düzelecek ama ayak burkulmalarına dikkat

İnişe devam ediyoruz

Yol biraz daha düzgün hale geldi.
Sağdaki kayada işaret görülebiliyor.

Yaklaşık 500 metrelik bir yürüyüşün ardından yol üzerinde bir oyuğa ulaşıyoruz. Bu sadece bir oyuk ancak çevrede kendisini göstermeye başlayan antik yerleşim belirtilerini de fark etmiyor değiliz. Etrafta sağlı sollu taraçalar başlıyor. Buralarda zamanında ya ekim yapılıyordu veya ufak kulübeler vardı. Yakın tarihte yapılması imkansız çünkü yer yer alabildiğine orman olup kapanmış çünkü.

Bu kalıntılar bir süre sonra varmayı düşündüğümüz "Pharroa" antik yerleşimine ait yerler olabilir diye düşünüyoruz.


Kısa bir bölge incelemesinin ardından yeniden yola koyuluyoruz. O kadar sessiz ve huzurlu bir yerde yürüyoruz ki tarifi zor. Etrafta hiç ses yok. Çok huzurlu. Kendimizi doğa ve tarihin içerisinde bulmak o kadar mutlu ediyor ki bizi ağzımız kulaklarımızda.

Bin yıl önce belki de buralarda bir çok insan yürürken bugün adeta terk edilmiş halde. Biz yürüyüşçülerden başka pek buralardan geçen de yok desek yalan olmaz. Çünkü patika üzerinde keçi artıkları ve ufak çöpler bile yok. Kimbilir yıllar sonra bizim yaşadığımız yerler ne halde olacak?


Olay yeri incelemesi yapıyoruz.
Sağanakdan korunabilmek için bir çok insanın sığacağı kadar geniş.


Mağaraları geçtikten yaklaşık 200 metre sonra bir yol ayrımına daha geliyoruz. Sağdaki yukarıya doğru çıkan yola giriyoruz. Zaten sağdaki ağaçların üzerinde mavi-beyaz işaretleri görebiliyoruz. Soldaki düz giden yola sapmıyoruz çünkü bu yol daha kuzeye doğru gidiyor.

Sağdaki yola saptıktan sonra başta dik çıkış gibi gözüken yol bizi tam bir "U" dönüşü yaptırdıktan sonra yeniden düz hale geliyor. Yol boyunca işaret sorunu da yok. Osman Bey’e bu konuda teşekkür etmek lazım. Çok emeği geçmiş bu yolun ortaya çıkması için. Yoksa Alacahisar Kilisesi, Pharroa gibi yerleri yürüyüş yaparak görebilmemiz mümkün olmayacaktı. Genelde antik yerleşim ve kalıntıları görmek birçoğumuz için genelde tatilden zaman kaldığında yapılan aktiviteler ancak St.Nicholas Yolu bizi hem doğa içerisine sokuyor hem de buraları görmemizi sağlıyor. Özellikle Pharroa bu bölgeler yürünmedikçe hiç kimse tarafından bilinmeyecek bir antik yerleşim. Buraların kıymetini bilmek lazım. Gelin görün, gezip görün diyoruz.

Yol ayrımından geniş bir "U" dönüşü yapmamızın ardından yaklaşık 5 dakika sonra patika yeniden düz hale geliyor. Yüksek bir tepenin tam yamacında yürüyoruz çünkü sağ tarafımız oldukça derin bir vadi. Tek kişilik bir patika. Yürümek çok keyifli.


Önemli bir yol ayrımı daha. sağdan devam ediyoruz.
İşaretlere burada dikkat etmek lazım ki bu sapağı kaçmayalım.

Sapaktan sonra hafif bir tırmanışla geniş bir "U" çiziyoruz.

"U" dönüşünün ardından yol yeniden düz hale geliyor.

Fotoğrafa göre sol, yürüyüşümüze göre sağ tarafımızda derin
bir vadiden yürümeye devam ediyoruz.

Durup bir fotoğraf çektirsek hiç fena olmayacak.

Fotoğrafçının hatırası.

Dalga geçmeye vakit yok yola devam...

Patika bizi geniş bir alana çıkartıyor. Etrafta çok sayıda kafa karıştırabilecek taşlar gözükse de işaretler çok belirgin ve biraz dikkat ederek girmemiz gereken (düzlüğe çıktığımız anda tam karşımızda) patikayı görebiliyoruz. Bu arada saatler 08:30’u gösteriyor. Daha kahvaltı yapmayı canımız istemiyor açıkçası. O kadar güzel yerlerde yürüyoruz ki yemeği unuttuk.

İşaretlerin çok belirgin olduğu bu yeni patikaya girdikten çok kısa bir süre sonra (5 dakika yürüdükten sonra) çok daha belirgin antik kalıntılar görmeye başlıyoruz.

Antik kalıntılar derken anlatmaya çalıştığımız etrafta çok fazla görülebilen özenle örülmüş duvar diyebiliriz.


Yeniden güneş zamanı. 1 saatten fazla güneşten fazla
etkilenmeden yürüyoruz. Bu güzel işte...

Geniş bir alana daha çıkıyoruz. İşaretler dikkat
edildiği takdirde rahatlıkla görülebiliyor.

Yol ortasında ve ileride işaretler görülebiliyor.

Yolların Likya Yolu'na göre çok daha
az yüründüğü belli oluyor.

Olay yeri inceleme ekibi kalıntıları incelemeye başlıyor.

İşaretleri takibe devam ediyoruz.

Pharroa antik kentinin ilk kalıntıları özenle örülmüş
duvarları görmemizle başlıyor.

Yürümeye devam ediyoruz ve keyifli kısa bir patika bizi bir yol ayrımına daha çıkartıyor ancak tereddüt etmeden yol işaretlerinin yardımı ile biraz daha yukarıya doğru soldan devam eden patikadan yola devam ederek yürüyor, işaretleri takip ediyoruz. Muhtemelen sağ taraftaki yol da Pharroa’ya doğru bizi çıkartabilir ama işaretler ne diyorsa o. Maceraya gerek yok. Doğada hele ilk defa yürüdüğümüz yerlerde macera aramaya hiç gerek yok.

Çam araçlarının gölgelediği sabah güneşinin altında yaptığımız yürüyüşün ardından etrafta farklı türden yapılaşmaları görebiliyoruz. Hatta bu bölgede görebildiğimiz düzenli bir şekilde örülmüş blok haldeki taşlar bozulmadan ayakta kalabilmiş. Oldukça belirgin kapısından girerek içerisine bile girebiliyoruz.

Kısa incelemenin ardından çok daha geniş bir alana ve yerleşime ulaşıyoruz  Her yerde bir kalıntı var. Burası Pharroa antik şehrinin yukarı bölümleri. Etrafı ve kalıntıları incelemeye koyuluyoruz.

Çok düzenli ve özenle örülmüş duvarlar, kolon/kiriş ve yapılar anında göze çarpıyor. Tabii bu bizim görebildiklerimiz. Daha toprak altında da bazı kalıntılar fark edilebiliyor.

Neden bilinmez ama Pharroa çok etkileyici. Şehrin ortasından yürüdükçe sanki insanları bizi izliyor ve "kim bu yabancılar" der gibi. Deniz seviyesinden 1000 metre yükseklikte ormanın ortasında yalnızlığına terk edilmiş antik bir yerleşim. Hristiyanlıkta önemli bir yere sahip olan, 6. yy.'da yaşadığı bilinen Sionlu Nikolaos'un (Noel Baba yani Aziz Nikolaos değil) Myra’nın dağlık bölgesinde yer alan bu köyde doğduğu tarihi kaynaklarda yazıyor. 


Soldaki daha açık olan patikaya giriyoruz.

Buralarda kalıntılar yok gibi gözükse de
her yerde birşeyler var aslında.

Yürüyüş çam ağaçları gölgesinden devam ediyor.

Düzlüğün ardından yeniden patikaya giriyoruz.
Pharroa antik kentinin sınırlarının içerisindeyiz.

Kalıntılar yeniden başlıyor.

Duvarlar, kapı kirişleri halen ayakta.

1500 yıllık kalıntıları incelemek çok etkileyici.

Burayı bitiriyoruz. Daha bitmedi ama.

Daha geniş bir alana çıkıyoruz. Burada da kalıntılar var.

Bir yapı daha. Kapı kirişinde menteşe
yuvalarını bile görebilmek mümkün

Sanki terk edileli 20-30 sene olmuş gibi. Şehrin bu zamana kadar
korunmuş olmasının herhalde en önemli sebebi izole kalmış olması.

Kalıntıları incelemeye, aralarda gezmeye devam ediyoruz.

Gezmeye devam ediyoruz.

Sadece yer üzerinde değil yer altında da çok sayıda yapı var.

Gezinti bitti. Kahvaltı zamanı.

Kahvaltımızı bu bölgede yapmaya karar veriyoruz. Taşlar dümdüz ve kalıntıların duvarlarına sırtımızı yaslayarak rahat ve güzel bir kahvaltı yapabiliriz. Tabii menü belli. Etimek, tüpte tahin-pekmez ve tüpte zeytin ezmesi. Bu arada son 1-2 senedir marketlerde bulunabilen tahin-pekmezleri tavsiye ediyoruz. Şekerli yapay ballardan daha sağlıklı olduğu kesin. Özetle, saat 08:45’de kahvaltı molamızı Pharroa’da veriyoruz.

Eğlenceli ve bolca laflamalı bir kahvaltının ardından etrafı biraz daha inceleyerek zaman kaybetmeden saat 09:20'de yeniden yola koyuluyoruz.

Kalıntıların yanından yaklaşık 50 metre kadar ilerledikten sonra işaretler bizi sağa doğru döndürüyor ve tam bir "U" dönüşü daha yaparak güneydoğu'ya doğru dönüyoruz. Bir başka deyişle yola düz devam etmiyoruz.


Kahvaltı için hazırlık yapıyoruz.

Yıllar içerisinde duvarın bir tarafından girip
diğer tarafından çıkan ağaçlar.

Kahvaltılar edildi. Yola çıkmaya hazırız. Hedef, Karabel.

Şehirin yukarı mahallelerinde yürüyüşe devam ediyoruz.

Patika burada "U" dönüşü yaparak bizi aşağıya doğru indirecek.
Yerde işaret görülebiliyor.

"U" dönüşünün ardından Pharroa'nın aşağı mahallelerine
doğru inmeye başlıyoruz.

Hafifçe iniş ve bol taşlı olan bu patikadan ilerledikçe etrafta görülebilen kalıntıların sayısı da giderek artmaya başlıyor ve yürüyüş daha bir etkileyici hale geliyor.

Geniş sayılabilecek bir yoldan hafif hafif indikçe buranın Pharroa'nın ana caddesi olabileceği izlenimine kapılıyoruz. Sağımız ve solumuzda farklı yapılaşmalar var. Sarnıçlar, su yalakları, şömine oyuğu gibi girintiler gözümüze çarpıyor. Tabii etrafı incelemek için kısa bir mola daha veriyoruz. Her yer çok etkileyici görünüyor. İnmeye devam ettikçe antik köy yolları ve yolu çevreleyen duvarlar daha belirgin hale geliyor.

Hatta Pharroa levhasını gördükten yaklaşık 200 metre sonra ağaçlarla gölgelenmiş bir başka yerleşimden daha geçiyoruz burada da sağlı sollu dizi dizi taraçalar göze çarpıyor. Taraçaların etrafında yapılar göze çarparken, taraçaların üzerlerinde ekim/dikim yapıldığı aşikar derecede belli oluyor.


Geniş bir yoldan inmeye başladık.

Sağımızda solumuzda kalıntıları
görmeye devam ediyoruz.

İniş sırasında karşımıza çıkan, kamp atmak için çok ideal bir yer.
Buralarda tek sorun su. Yeterli miktarda varsa hiç dert etmeyin.

Geniş yoldan inmeye devam ediyoruz.

St.Nicholas yolu tabelası.
Kalan mesafelerin yazıyor olması çok güzel.

Geniş yol aşağıya doğru devam ediyor.
Devrilen ağacı aşarak işaretleri takip etmeye devam ediyoruz.

Yol yeniden genişliyor.

Olay yeri inceleme ekibi iş başında.
Belediye zabıtası da diyebiliriz.

basamak gibi sıralanmış taraçalar da gözümüze çarpıyor.

Pharroa'yı bir çırpıda gezdik.
Şehirden törenle çıkıyoruz.

Basamak gibi taraçalar şehrin aşağı bölümlerinde de görülebiliyor.

Geniş alana kurulmuş ve bir ucundan girip öteki ucundan çıktığımız Pharroa'yu arkamızda bırakarak Karabel'e doğru ilerliyoruz. Hesabımıza göre Karabel'e yaklaşık 2-3 km., kabaca 1 saatlik bir yolumuz kalmış gibi gözüküyor.

Bu arada hava yürüyüş için oldukça güzel. Çoğu zaman gölgeler arasından yürüyor olsak da güneşin altına çıktığımızda da güneş dünkü gibi kavurmuyor. Sularımız da Karabel'e kadar fazlasıyla yeterli.

Pharroa'yı arkamızda bırakıp gölgeden yeniden güneşe çıkıp 150-200 metre yürüdükten sonra işaretler bizi geniş patikadan çıkartıp sola saptırıyor. İşaretler oldukça belirgin ve sola sapınca hareket yönümüz de Karabel'e doğru dönmüş oluyor. 


Arkamızda bıraktığımız antik kentin yolu.

Yeni hedef Karabel.

Burada işarete dikkat yukarıdan indikten sonra ileriye doğru
devam eden bu yoldan çıkarak soldaki patikaya giriyoruz.
İşaretler var ama kaçırmamak lazım.

Antik yerleşimlerin bittiğini sanıyorduk ama çıktığımız bu geniş alanda işaretler bizi özenle örülerek bugünlere kadar yılmadan gelebilmiş taraçaların üzerinden yürütüyor. Bu geniş alanda çok sayıda örülü duvar görebiliyoruz. Bu tür terasların yapılmasının en büyük sebebi toprak kaymasını önleyerek, düz bir zemin ve ekime uygun yerler yaratabilmek. Yol boyunca bunlardan çok fazla göreceğiz.

Taraçaların üzerinden atlaya atlaya, ine çıka yaklaşık 200-250 metre yürüdükten sonra geniş bir patikaya daha giriyoruz. Bu orman yolundan sadece 100-150 metre yürüdükten sonra bizi Karabel'e bağlayacak toprak orman yoluna saat 09:50'de çıkıyoruz. Bu orman yolu artık tarihi değil bildiğimiz araç yolu. Bu bölgelerde işaret sorunu yok sadece etrafta işaretlerin çizilebileceği ve algıda yanılma yaratabilecek birbirine benzeyen çok sayıda taş var. Dikkatli bakınca işaretleri görebilmek mümkün ama.

Bu bölgede yapacağımız önemli uyarı (işaretleri görebilmenize rağmen) Pharroa'dan geniş düzlüğe inerken sola sapmayı atlamadan düzlüğe doğru yürümeniz gerekiyor. Gerçi düz gidilse de bu yol sizi geniş düzlüğün diğer cephesinden Karabel orman yoluna çıkartıyor. Ancak ne olursa olsun buralar bilinmeyen yerler. Doğanın ortasında başınıza gelince insan panik olup saatlerini heba edebiliyor yolu bulabilmek için. Online haritalara bakıp yorumlar yapmak da işin kolayı. Hele bu bölgelerde internet hızlı olmayınca online haritalara erişim de rahat olmayacaktır. Bu yüzden işaretleri takip etmek gerçekten önemli. 

Araç yoluna çıktıktan sonra arkamızı dönüp yürüdüğümüz patikaya doğru baktığımızda orman yolundan geçerken bu bölgede antik bir yerleşim olabileceğine dair en ufak bir belirti ve kalıntı yok. Muhtemelen bundandır ki Pharroa yerleşimi yıllar boyunca kendi kendini koruyabilmiş. Tabii bunda deniz seviyesinden 1000 metre yükseklikte, tabiri yerindeyse dağ başında olmasının da etkisi var. Sahil kenarında bir yerleşim olsa bu halde kalamayacağı (deniz fırtınaları, talan, yağma gibi) aşikar.

Orman yoluna çıkınca sol tarafa doğru yol üzerinden yürümeye başlıyoruz. Karabel'e kadar patikalara girmeden bu yoldan mavi-beyaz işaretlerin eşliğinde yürüyeceğiz.


Orman yolundan solda patikaya girdikten sonra taraçaların
üzerinden yolumuza devam ediyoruz. Taşların ne kadar
düzgün dizildiğine dikkatinizi çekiyoruz.

Sağımızda kalan geniş düzlüğün tepelerinden ilerliyoruz.

İşaretleri takip ederek Karabel'e doğru ilerliyoruz.

Burada da kalıntıları görebiliyoruz.

Aşağıdaki düzlüğe doğru iniyoruz.
Bu düzlükte de taraçaları görebilmek mümkün.

Düzlüğü arkamızda bırakarak ağaçlık bir yola giriyoruz.

Ağaçlığa girer girmez işaretler bizi taşların
üzerinden sektire sektire indiriyor.

Bu bölgelerde iniş azaldı ve geniş bir açıklıkta yürüyoruz.
Yürüdükçe güneşin dünkü gibi yakmadığını anlıyoruz.

Yürüdüğümüz yol biraz taşlık hale gelse de
işaretleri ve patikayı görebiliyoruz.

Toprak orman yoluna çıkıyoruz. Arkamızı dönüp baktığımızda
içeride Pharroa antik şehri olduğunu tahmin edebilmek imkansız.
Solda görünen tarafa doğru yürümeye devam edeceğiz.

Yola çıktığımızda soldan orman yolu üzerinden devam ediyoruz.


Yaklaşık 1.5 km. kadar orman yolundan sağa sola sapmadan dümdüz yürüyoruz. Yol boyunca örülü duvarlar yeniden karşımıza çıkıyor. Bu seferki duvarlar yakın dönemde elden geçirildiği belli oluyor. 

Orman yolu oldukça geniş ve ferah. Dünkü zorlu yürüyüşten sonra bugünkü yürüyüş oldukça kolay ve dinlendirici geliyor. Saat 10:10'da bizi kısa bir yürüyüşle Karabel'e ulaştıracak olan asfalta çıkıyoruz. Bu asfalt yol aynı zamanda Karabel'i Belören'e bağlayan yol. Ters yöne gidildiğinde (Asarcık) kuzeydeki Kasaba-Arifköy ve Elmalı Karayolu'na ulaşan yol.

Karabel'e varmış olmak bugünkü yürüyüşümüzün ilk etabının tamamlanmış olması anlamına geliyor. tam yolun kenarındaki sarnıçın üzerine oturup kısa bir dinlenme ve telefon/iletişim molası veriyoruz. Karabel'de su olduğunu bildiğimizden sularımızı da tam burada kana kana içiyoruz.

Molanın ardından yürümeye asfalttan devam edeceğiz ancak burada bir uyarı daha yapalım. Bu bölgede her iki yöne de işaretler var ancak bu kafa karıştırmasın. Karabel'e gitmek için yola çıktığınız anda "U" dönüşü yapmadan yürümeye devam etmeniz gerekiyor. Ancak yolun diğer tarafında, yaklaşık 1.5-2 km.lik bir yürüyüşle Asarcık'a ulaşıyorsunuz. Asarcık'ta da tarihsel önemi yüksek kalıntılar mevcut. Asarcık'ı görüp tekrar Karabel'e geri dönüyorsunuz.

Özetle su kuyusunu sağınıza alarak güney-doğu yönüne doğru asfalttan yürüyerek yaklaşık 300-400 metre sonra Karabel'e ulaşılıyor. Asarcık için yola çıktığınız anda yine aynı asfalttan kuzeye doğu 1.5 km. kadar yürümek gerekiyor. Ancak Asarcık'a gidip görüp geri dönüyorsunuz. Bunu unutmamak lazım.


Yol üzerinde basamak şeklinde taraçalar karşımıza çıkıyor.

Yakın dönemde elden geçtiği belli olan çok düzgün örülmüş duvarlar.
Toprak kayması için de örülmüş olabilir. Kimbilir?

Orman yolundan Karabel'e doğru yürümeye devam ediyoruz.

Bir yol ayrımı. Düz devam ediyoruz.
"U" dönüşü yapmıyoruz.

Yola düz devam ediyoruz. Bu arada karşımıza
dağları ve doğayı yok eden taş ocaklarının tabelaları çıkıyor.

Adım adım Karabel'e

Patika, antik yol, orman yolu derken bizi az sonra Karabel'e
götürecek asfalta çıkıyoruz. Asfalttan dümdüz yürüyeceğiz.
Asfaltın diğer yönü Asarcık harabelerine (1.5 km) doğru gidiyor.
Gidip görmeye değer eğer zamanınız varsa

Yanlış yol. Asfalttan yürümek lazım.
Mehmet buraya gel!!!

Asfalttan yaptığımız 10 dakikalık sakin bir yürüyüşün ardından Karabel'e ulaşıyoruz. Deniz seviyesinden 850 m. yükseklikte bulunan Karabel'de bakkal, market yok ancak yerleşime doğru yaklaşırken yaşam belirtisi olan, camı çerçevesi açık bir eve yaklaşıp su istemeyi planladık. Yemek konusunu yanımızda yeterli miktarda yemek olduğu için dert etmiyoruz. Ama aç olsak onu da isterdik. Abartmadan tabii. Pide, domates. Parasal karşılığı ne ise vermeye razıyız ama bu tür küçük istekler karşısında buraların insanları pansiyon olmadığı sürece hiç bir zaman para kabul etmiyorlar. En azından biz tanık olmadık. Tabii burada bizim yaklaşımımız ve yaklaştığımız kişiyi doğru seçebilmemiz de önemli.

İşaretler St.Nicholas tabelasını gördüğümüz köşeden içerideki arayola doğru devam ediyor. Bir başka deyişle çocuk parkının arkasındaki yoldan yürünüyor. Bu köy yolu üzerinde evler ve hareket gözümüze çarpıyor. Hem bir su içer, suları tazeler ve yola devam ederiz diyoruz. Karabel'in görsel olarak çok da oturup zaman geçirilecek bir konumu ve albenisi yok. Ama su ve yemek takviyesi açısından parkurun tam ortasında olması sebebiyle biz yürüyüşçüler için çok önemli.


Asfalttan yürümeye başlıyoruz. Karabel hemen ileride.

Karabel'e ulaşıyoruz. Bu tabelanın bulunduğu sokağın başından
içeriye doğru giriyoruz. Su istediğimiz ev de bu sokağın başında.
Arkadaki taşın üzerinde mavi/beyaz işareti de görebilmek mümkün.
Önemli not: bu tabelaların elden geçmesi gerekiyor.

Kapısını çalmayı düşündüğümüz ilk evde hareket yok. Bahçesinin önünde bir süre durup yandakine geçiyoruz. Yandakinde kesin hareket var. Evin önüne gelip seslenince onun yanındaki evden çağrılıyoruz. Meğer evsahipleri aynıymış. 

Bu yeni yepılan derme çatma betonarme köyün balkonuna geçip çocukların yan taraftan getirdikleri suyu içmeye başlıyoruz. Buralarda su buzluklarda buz hale getirilerek servis ediliyor. Bunu birçok yerde gördük. Buz eriyene kadar dakikalarca beklemek durumundayız.  

Etrafta görebildiğimiz en dikkat çekici yapılaşma belediye veya muhtarlık tarafından yapılmasına başlanan ama tamamlanmamış koca bir park. Betonlar atılmış yarım kalmış, salıncaklar kaydıraklar öylesine duruyor. Çocuklar için oyun alanı tamam da doğa içerisindeki, nüfusu belli bir köyde böylesine bir parka ne gerek var diye soramadan geçemiyor insan kendi kendine. Ağaçlar da ekilmiş ama büyümeleri yıllar alır. Kesilmeden büyüdüklerini görür mü bu insanlar o da ayrı bir soru.

Bizimle kısa sohbetin ardından işleri olduğunu söyleyen çocuklar çekip gidiyor. İstediğimiz kadar oturabilirmişiz. Kapı çerçeve açık. Ev bize emanet.

Bize getirdikleri su sadece burada içebileceğimiz kadar yanımıza ilave su almak için çevrede ev aramaya başlıyoruz. Yan taraftaki evden 2 şişe geldiği için daha fazla isteyemedik. Parkın aşağısında bir evde hareket gözümüze çarpıyor ve Altuğ boş şişeleri alarak eve doğru gidiyor.

Altuğ aşağıdaki eve su istemeye gittiğinde önüne çay bile geliyor. Altuğ "varsın beklesin biraz Mehmet" diyerek çay teklifini geri çevirmiyor ve ayaküstü de olsa bir bardak çay içiyor. İçeriden yine içi buzlu su şişesi geliyor. yanımızda taşıyacağımız için soğuk veya sıcak olması önemli değil. Dünkü sıcakta ne kadar su tükettiğimizi bildiğimizden buradan yanımıza alacağımız kişi başı 3 lt.suyun bizi Belören'e kadar rahatlıkla götüreceğinden şüphemiz yok.

Saygıda hiç kusur etmiyorlar ama insanların henüz yürüyüşçülere aşinalık kazanmadıklarını Belören'e yolu asfalttan takip etmemiz gerektiğini ısrarla söylemelerinden anlayabilmek mümkün. Devekuyusu üzerinden gitmek istediğimizi de söyleyince önce şaşırıyorlar sonra buraları nasıl bildiğimizi sorup işaretleri anlatınca hemen anlıyorlar. Yürüyüşçü sayısı arttıkça bilinç de artacaktır tabii.

Altuğ ikinci bardak çayı teşekkür ederek geri çevirerek Mehmet'in yanına dönüyor. Mehmet bize emanet edilen evi bayağı benimsemiş, çantayı balkonda yayıp çantayı düzenleme işleri ile uğraşıyor.

Daha fazla zaman kaybetmeden yola koyulmaya karar veriyoruz. karnımız öğle yemeği için henüz aç olmadığından yemeği ilerleyen zamanlarda yemeye karar verdik.

Saat 11:15 itibariyle Devekuyusu-Zeytin ve Belören'e doğru yola çıkıyoruz. 

Yürüdüğümüz yol çocuk parkının hemen arkasındaki toprak köy yolu. Karabel'e vardıktan sonra asfalttan yürünmüyor bunu unutmayalım. Karabel'e varınca parka doğru yaklaştığınızda sola ara yola giriliyor. St.Nicholas tabelası yukarıda yazdığımız gibi tam bu sokağın başındaydı. Eğer yürüdüğünüz tarihte ayakta kalabilirse tabii.


Mola sonrası yola çıkıyoruz. Girişi yol üzerindeki St.Nicholas tabelasından yaptık. Hemen sağımızda çocuk parkı var.

Çevredeki evler ve bitki örtüsü bu şekilde.
Ağaçlar ise güneşi unutturan, serin gölgeli pynar.

Köyün içerisinden yolumuza devam ediyoruz.

Sağ taraftaki yola giriyoruz.
Sol taraf bir evin bahçesine doğru gidiyor.

Hedefimiz yaklaşık 4 km. ileride olan Devekuyusu Kilisesi. Yaklaşık 1-1.5 saate varabiliriz diye tahmin ediyoruz. Hiçbir yere sapmadan, çevredeki evlerde bize biraz da şaşkın gözlerle bakan insanlara merhaba diyerek köy çıkışına doğru ilerliyoruz. Yanımızda yeterli su olunca kafamız daha rahat. Susuzluk açlıktan daha moral bozucu.

merhabaların ve köpek havlamalarının eşliğinde (endişe etmeye gerek yok. Durup göz göze gelince yaklaşmıyor köpekler) köyün dışarısına doğru yürümemiz yaklaşık 1 km. sürüyor.

Köy çıkışında son eve doğru giden yola vardığımızda yol sola dönerken ağacın üzerindeki "r" işareti bizi düz patikaya sokuyor. Yani yoldan çıkarak yeniden patikalara doğru giriyoruz.


Keçiler bile güneşten kaçıp pynar gölgesinde dinlenmeye çekilmişler.

Teke yarımadasının bekçileri.
Dağ tepe bayır dinlemeyen keçiler.

Köy içerisinden ilerliyoruz.

Köy içerisinde de kuyular ve kalıntılar göze çarpıyor.

Havanın buutlu olması yürüyüşümüzü kolaylaştırıyor.
Etraftaki manzarayı da seyretmeden yürümemek lazım.

Yol kenarında işaretler görülebiliyor.

Kıvrılarak giden köy yollarındayız.
Suyumuz da tamam. Yola devam.

Köyün son mahallesine doğru yaklaşıyoruz.

Merhabalaşıyoruz. Başta İngilizce sonra Türkçe.
Köyün son evleri.

Bu bölgedeki bir tepede de kalıntılar görülüyor. 

İşte köyün sonu. Sola doğru sapmadan sağdan pynar ağaçlarının
bulunduğu bölgeye doğru ilerliyoruz. İşaretler görülebiliyor.

Burada çok sayıda taş olduğundan kafaların karışması sözkonusu olabilir dolayısıyla köy yolundan köyün en sonundaki eve doğru yürüyüp yolun tam sola döndüğü noktada siz yoldan çıkarak düz gitmeye devam ediyorsunuz. Hemen soldaki ağacın üzerinde işaret var zaten.

Patikaya girdikten kısa bir süre patika taşların çok olmasından dolayı belirgin değildi ancak ağaçların altından hafifçe aşağıya doğru yürüdüğümüzde kanal şeklinde, örülmüş taşların sınırladığı bir yürüyüş yolundan yürümeye başlıyoruz. İşaretler de ortaya çıkmaya başlıyor zaten. Malum yerleşim yerlerinden çıkarken işaretleri bulabilmek her yerde karşılaşılan bir sorun. Hele bol taş varsa tam bir kaos.


İlerlerken hafifçe aşağıya doğru yürüyoruz.
Dikkatli bakınca işaretler fark edilebiliyor.

aşağıya indikten sonra kanal gibi taşlarla
sınırlandırılmış patikadan yürümeye başlıyoruz.

Bu kanal şeklindeki patikaya girdikten sonra
işaretler daha belirgin hale geliyor.

Hava bulutlandı. Yürüyüş daha keyifli hale geldi.

Karabel'den uzaklaştıkça işaretler daha sık görünür hale geliyor. Bulunduğumuz açık alanda 400-500 metre kadar zaman zaman dik hale gelen bir iniş yaparak ilerliyor ve orman içerisine de girmeye başlıyoruz. Çam ormanının gölgesinde yürümeye başlayınca taşlık zemin yerini halı gibi zemine bırakmaya başlıyor.


Sonlara doğru dikleşen inişimiz bizi kuru ve dar bir dere tabanına indiriyor. Dere tabanına kadar indikten sonra diğer yamaca geçiyoruz ve tırmanmaya başlıyoruz. 

Tırmanışımız dik değil. Hafif bir çıkışla orman içerisinden güzel bir patikadan yürüyoruz. Keyfimiz yerinde. Buralarda hiç işaret sorunu yok. Bunu yazmamızın nedeni  etrafta çok sayıda devrilmiş ağaç ve çalı yığını gibi yer yer kafa karıştırıcı, birbirine benzeyen ve yürüyüşçülere kaybolma hissi verebilecek nesneler olması. Aslında doğrusunu söylemek gerekirse yanımızda GPS olması da bize (doğru yolu zaman kaybetmeden bulmamızda) güven veriyor ancak işaretleri takip etmek buralarda kolay. Biz yine de uyarmış olalım.

Bugünün parkuru çok da zor değil sadece orman içerisinde zaman zaman geniş açıklıklara çıkıyoruz. Yukarıda da yazdığımız üzere devrilmiş ağaçlar kafa karıştırsa da grubumuzun işaret takipçisi Mehmet sıradaki işareti hemen görüveriyor. İşaret yoksa hemen Altuğ'un üzerinde taşıdığı GPS'e danışıyoruz.


Devekuyusu'na doğru yürüyoruz. İşaret sorunu da yok.

Patika hafif bir eğimle bizi aşağıya doğru
indirmeye başlıyor.

Taş toprak olmasına bakmayın biraz dikkat
ederek güzel bir iniş yapıyoruz.

İniş dikleşiyor ama kısa sürüyor.

Yeniden orman içerisine giriyoruz. 

Dere tabanına doğru iniyoruz.

İnişimiz bitiyor şimdi kısa sürecek
çıkışımız başlıyor az sonra.

Orman içindeki bu patika yürümek oldukça keyifli.

Devekuyusu'na doğru adım adım yaklaşıyoruz.

İşaretler oldukça net ve belirgin.
Osman Bey ve Beymelek Belediyesi'ne
tekrar teşekkür etmek lazım

Dere yatağını geçtikten yaklaşık 1 km. sonra ilkbaharda ekildiği ve yaz öncesi biçildiği belli olan geniş bir otlak alana geliyoruz. Muhtemelen Devekuyusu civarında bulunan yaylada yaşayanlar hayvanları için burayı ekip biçiyorlar.

Çıktığımız bu geniş otlakta bize sola doğru yön gösteren işaretleri takip ediyoruz ve ikinci bir geniş alana daha daha çıkıyoruz. Burada yürümeye dümdüz devam ediyoruz ve etraftaki keçilerin şaşkın bakışları arasında 150-200 metre daha yürüyerek Devekuyusu'nun toprak orman yoluna çıkıyoruz. Bu arada çevrede büyük lahit türü taşlar, örülmüş duvarlar gibi tarihi kalıntılar da gözümüze çarpıyor.


Devrilmiş ağaçları aşarak yürüyoruz.

Yürümeye ısındık. Susuzluğumuzu da ayarlayabiliyoruz artık.

Bu patikalardan yürümenizi tavsiye ediyoruz.

Tempomuz da oldukça iyi.

Zaman zaman ortalık karışıyor gibi
gözükse de işaretler yardıma yetişiyor.

Bir engeli daha aşıyoruz.

Geniş bir alana daha ulaşıyoruz. Burada genellikle
düz devam ediyoruz ama işaretlere dikkat etmek gerekiyor.

Patika belirgin olmasa da işaretler kayaların üzerinde
veya ağaç gövdelerinde görülebiliyor.

Bir engel daha aşılıyor

Yeniden örülmüş taşların olduğu bir yere ulaşıyoruz.

Ekip biçme yapıldığı belli olan geniş bir düzlüğe çıkıyoruz.

Yürüdükçe düzlüğün göründüğünden daha geniş olduğunu anlıyoruz.

Hedef Devekuyusu. GPS yaklaştığımızı müjdeliyor.

Bugün gölgelerden yürüdük ve hava da parçalı bulutlu.
Enerjimiz yerinde.

Keçilerle karşılaşıyor, selamlaşıyoruz.

Devekuyusu'na ulaşıyoruz.
Karşımızda toprak orman yolunu görebiliyoruz.

İşaretler bizi yola indiriyor ve karşıya geçiriyor.
Yolun karşısında işaret var.

İşaretler bizi yolun karşısına geçirerek hemen karşımızdaki ağacın dibinden Devekuyusu için son bir tırmanış yaptıktan sonra yayla yerleşimine ulaştığımızı müjdeleyen tarım aletleri ve kulübeleri görünce anlıyoruz. Saat 12:30 itibariyle Devekuyusu'na ulaştık. Altuğ GPS'e de bakarak bunu teyit ediyor.

Devekuyusu mevkii deniz seviyesinden yaklaşık 910 metre yükseklikte. Etrafta 1-2 hane ve bir de camii gözüküyor. Evlere doğru yaklaştığımızda ileride St.Nicholas tabelası ve Devekuyusu Kilisesi kalıntılarını da görebiliyoruz.

İleride insanları da görmeye başlıyoruz. Aslında bu selam güzel bir sohbetin de başlangıcı olacak. Belören'e kadar suyumuz yeter ama amaç sohbet edip takışmak. Altuğ sessizce Mehmet'e "eğer davet ederlerse gidip oturalım bir çay içeriz, yemeğe buyur etseler daha da güzel olur. Nasip artık." diyor. Mehmet de durabileceğini söylüyor. Tabii "buyur" edilirsek.

Evlere yakın geçerken karşılıklı selamlaşıyoruz. "Taze çayımızı içmeden devam etmeyin yola" diyorlar. Bu da beklediğimiz giriş cümlesi oluyor ve itiraz etmeden yanlarına gidiyoruz.


Yolun karşısına geçiyoruz.

Devekuyusu için son adımlar.
En zor adımlar hep son adımlar bitmek bilmez.

Devekuyusu bölgesine ulaşıyoruz.

Yürüdüğümüz yerler ilkbaharda ekilip biçildiği belli oluyor.
Buranın insanı kullanılması mümkün olan tüm düzlükleri değerlendirmeye çalışıyor.

Devekuyusu yerleşimi. Sağda camii görülüyor.
Yerleşim de görüldüğü kadar.

Devekuyusu Kilisesi kalıntıları ileride gözüküyor.

İşte buyur ediliyoruz. Yaşasın!!!

Hızımız oldukça iyi hatta Belören'e bayağı yaklaştık gibi gözüküyor. Dolayısıyla sohbete bir miktar zaman ayırabiliriz. Yürümenin yanında insanlarla tanışıp sohbet etmek yürüyüşlerin en keyifli anlarından biri. Her bölge insanının kendine göre sıkıntıları ve mutlulukları var. Maddiyat konusu her yerde aynı. Ama en önemlisi büyükşehir insanı gibi günlük koşuşturmaca sebebiyle zihin olarak yorgun değiller. Sohbetler genellikle maddiyat anafikirli ama sıkıntılar büyükşehire göre çok farklı. Onları dinleyince biz şehir insanlarının aslında beyin olarak ne kadar çok yorulduğunu anlıyoruz. Bunu övünmek için yazmıyoruz maalesef.

Çaylar geliyor. Sohbet konusu genel hatları ile belli. İstanbul'da tanıdıklar, seracılık, zorlu geçen yaz ayları, bu bölgelerin su sıkıntısı, işaretler ve yürüyüş yolu hakkında bilgiler. Farklı konular olsa gerek ki ilgimizi çekmiyor değil. 

Cep telefonu ve fotoğraf makinasının pilini şarja takmak istediğimizi söylüyoruz. İçeride elektrik yokmuş sağolsunlar traktör üzerinden çalıştırılan jenaratöre bağlayarak pilleri şarj ediyoruz. Ufacık piller koca traktör üzerinden şarj oluyor.


Sohbet başlıyor. Kuyudan çekilmiş su.
Rengine dikkat ama kimin umurunda??
Arkada da telefon ve fotoğraf makinası pilini şarj eden
emektar traktör görülebiliyor.

Haritaları açarak önümüzdeki yollar hakkında fikir ve görüş alıyoruz. Bölgenin bu kadar kapsamlı haritasını görünce herkes bir anda dikkat kesiliyor ve çevre hakkında da bilgiler alıyoruz. Söylediklerine göre Belören'e akşamüstü olmadan varabilirmişiz. Çok da yolumuz kalmamış.

Devekuyusu'ndan geçerken su takviyesi yapabileceğiniz bir yer burası. İnsanları güleryüzlü ve yardımsever. Buralarda Yusuf Avcı'yı sorun yeter. O yoksa bile akrabaları yardımcı olacaktır.

Devekuyusu için önemli bir uyarı daha yapalım. Burada insanlar yaylacılığa geliyor. Dolayısıyla kışın yoklar. Kışın sadece haftasonları suları sarnıçlara toplamak için döşedikleri su toplama sistemini kontrole geliyorlarmış. Yani denk gelmeyebilir. Buralarda yerleşik yaşam Mart/Nisan gibi başlıyor Eylül'e kadar devam ediyor. 

Bu kadar az nüfuslu bir yerleşimde caminin olması da ilgimizi çekiyor. Burada yaşayan 2-3 aile toplanarak kendi aralarında yaptırmışlar.

Çaylardan sonra yemeğe de davet ediliyor, "Hayır" diyemiyoruz. yemekte limitsiz lavaş, bulgur, yoğurt, yağda yumurta ve salçalı türlü var. Yemek o kadar lezzetli ve güzel geliyor ki tarifi imkansız. hayallerimiz gerçek oldu.



Bu da yemek zamanı. Ne kadar teşekkür etsek azdır.
Tariflerini vermeyeceğiz ama. Bizde kalsın.
Yufkaları yemeğe ban ban bitmedi.

Çay zamanı

İyice yayıldık.
2 saat oturmak bunu gerektiriyor tabii.


Yazacak konu çok çünkü burada tam 2 saat zaman geçirmişiz. Hepberaber çekildiğimiz hatıra fotoğraflarının ardından bizden haber bekleyenlerle kısa bir telefon görüşmesi yapıyor ve çantaları sırtlanıyoruz yeniden. Bu arada telefonlar sadece evin ilerisindeki kaya yığınının en tepesinde çekiyor. Teknolojik tabiri ile 1 veya 2 nokta. kayanın tepesinde bayrak direği gibi dikilmek zorundasınız. Teknolojide son nokta...

Yola çıkmadan aktif olarak kullandıkları, Roma zamanından kalma su kuyusunu da bize gösteriyorlar. Buralarda sarnıçların içi ters "V" şeklinde, yani aşağıya doğru genişliyor. Aslında bu bölgenin halkı Roma döneminde yaşayan insanlara çok şey borçlular. Yazın kullandıkları ve hayvanları için gereken su hepsi bu eski sarnıçlardan karşılanıyor ki kendileri bugüne kadar sadece içme amaçlı kullandıkları sarnıçların içerisini sıva ile kaplatmışlar. Suların rengi biraz sarımtrak ama tadından yağmur suyu olduğu anlaşılıyor. her zaman içtiğimiz suyun içerdiği mineraller açısından biraz daha eksik. Sonuçta topraktan değil gökten yağarak buraya iniyor. Su toplama düzenekleri düzenli olarak kontrol edildiğinde kışın 100 tona yakın su toplanıyormuş. Bu da yaz için çok yeterli. Yetmediğinde aşağıdan tankerle takviye getirtiyorlarmış.

Daha önce Likya Yolu Güncesinde Belören'de yaşayan köylüden duyduğumuz benzer cümleyi Yusuf Avcı'dan da duyuyoruz. "Romalılar buralarda su bulamamış biz mi bulacağız?"


Devekuyusu Hatırası.
Fotoğrafı yaptırıp gönderdik. Onlar için en güzel hediye.

İşte Roma zamanından kalma su ikmali yaptığımız kuyu.

Emmioğulları Zabıta Ekibi yola
çıkmadan kuyuyu inceliyor.
Uygundur raporu veriyoruz.

Bu güzel ve yardımsever insanlara veda ettikten sonra saat 14:40'da işaretleri takip ederek Devekuyusu'ndan yola çıkıyoruz. Harabe haline gelen Devekuyusu Kilisesi önünden geçerek Zeytin'e doğru ilerleyişimiz başlıyor. 

Altuğ, geçmiş Likya Yolu notlarından Belören'in deniz seviyesinden 650 metre yükseklikte olduğunu söylüyor bu da önümüzde çok çıkış olmasa da bolca inişimiz var demektir.

Sağ tarafımızdaki ufak tepe üzerinde bulunan kilise ve diğer kalıntılarını, St. Nicholas tabelasını geçiyoruz. Kalıntılar sağımızda bir 100-150 metre kadar devam ediyor. Özenle kesilmiş taşlar, yivli sütunlar, dibek gibi oyulmuş taşlar görülebiliyor ama herşey darmadağınık.

Kiliseyi arkamızda bırakarak işaretleri takip etmeyi sürdürüyoruz. Buranın insanı mevsiminde her düzlük ve açık alanı değerlendirmiş ve ekip biçmiş. Tabii buralar mevsiminde yemyeşil ancak şu an koca yaz mevsiminin sıcağını yemiş ve tabandaki tüm taşlar ortaya çıkmış. Çevrede öğle sıcağından bunalıp kendilerini gölgeye atmış hayvanların şaşkın bakışları arasında yürümeye devam ediyoruz.


Kilise kalıntılarının yanından geçiyoruz.

Yönümüz kalıntıları sağımıza alarak, Zeytin'e doğru devam edecek.

Kilisenin önündeki yol tabelası

Her ne kadar bugün sıcak olmasa da gölgenin keyfini çıkartıyorlar.
Bu arada yol boyunca ilk defa büyükbaş hayvan görüyoruz.

Devekuyusu'nu arkamızda bırakıyoruz hedefimiz Zeytin.

Sağ tarafımızda kalıntılar görüyoruz.
Devekuyusu'nun tek bir kiliseden oluşmadığı belli oluyor.

Çevre sakinleri tarafından uğurlanıyoruz.

İşaretlerin olduğu patika belirgin ve herkesin yürüdüğü yol. Olur da işaret görülemezse çevrede farklı bir patika aramaya gerek yok. Yaklaşık 200-300 metrelik kısa bir yürüyüşün ardından, kısa süreli de olsa yürüdüğümüz pynar ağaçlarının gölgesinden çıkıp oldukça geniş çanak şeklinde eğimli bir alana çıkıyoruz.

Her yer taşlık. İşaret yok gibi. Fazla kafaları yormadan GPS'e bakarak işaretlerin çanağın yukarısında kalabileceğini anlıyoruz ve hemen yukarıda görünen pynar ağacının altında işaretleri görebiliyoruz. Mehmet elinden geldiğince bu açık alana bir baba dikiveriyor.

Bu geniş çanağa çıkınca sola doğru dönerek yukarıya doğru tırmanış yapacağız. Ayak burkulmalarına dikkat diyerek çıkışa başlıyoruz.


Geniş bir açıklığa ulaşıyoruz. Bu bölgelerde de ekim/biçim yapılmış.

Karşımızdaki kayaların solundan geçerek yürümeye devam edeceğiz.
Düzlük düzlüğü getiriyor.
İleride görünen düzlükten yukarıya doğru çıkacağız.

Mehmet bu geniş eğimli düzlükte işaret görebilmenin zor
olabileceği düşüncesiyle baba dikiyor.

Bu hafif eğimli düzlüğün tepesinden geçerek
sonunda yukarıya doğru çıkacağız.

Kafamızı yukarıya doğru kaldırdığımızda bu
pynar ağacının altında işareti görebiliyoruz.
Yukarıya doğru kısa bir çıkış yapacağız.

Çıkışımız zaman zaman oldukça daralan patikalardan devam etse de genişçe bir alanda 400-500 metre kadar yürüyoruz. İşaretler ve patika genelde belirgin ancak buralarda yaylacılık ve keçilerin çok olması sebebiyle farklı yerlere giden tek tük patika görebilmek mümkün. 

Yaklaşık 10 dakikalık çıkışın ardından kullanılmayan ancak duvarıyla, çatısıyla özenle inşa edilmiş bir yayla evine ulaşıyoruz. Yayla evinin bahçesinin tepesine çıkarak bahçe duvarının dibinden devam eden patikadan yürüyoruz. Buralarda kafaların karışmaması için işaretleri iyi takip etmek lazım.


Kısa sürecek çıkışımız ufak bir düzlüğe çıkmamızla devam ediyor.

Dar bir patikadan yürüyüşe devam ediyoruz. 

Bu genş açıklığın sağından yürüyoruz.
İşaretler ve patika belli oluyor zaten.

Bir yayla yerleşimine daha ulaşıyoruz.

Bir yayla evi. Ama kullanılmıyor.
İşaretleri takip ediyoruz.

Taşların üzerinde işaretleri görebiliyoruz.

Evin üstündeki düzlüğüne çıktığımızda
kısa süren bir işaret tespiti yapıyoruz.

Evin arka duvarının dibinden devam eden
işaretleri görerek takibe devam ediyoruz.

Yürüyüşümüzün ardından bir keçi ağılına ve çoban kulübesine çıkıyoruz. İnsan sesleri duyuluyor ama bizi henüz fark etmediler.

Bu küçük çoban kulübesinin bulunduğu nokta deniz seviyesinden yaklaşık 1000 metre yükseklikte bu bölgenin en kuzey noktası. Bu noktadan sonra yaptığımız kısa çıkış yerini "U" dönüşü ile Zeytin'e doğru inişe bırakıyor.

İnişe başladıktan sonra bizi fark eden baba oğul arkamızdan sesleniyor selamlaşarak inişe devam ediyoruz. İndiğimiz yer basamak basamak taraçaların görülebildiği (Google haritalardan da farkedilebiliyor) oldukça geniş eğimli bir çanak. Bu çanağın dibinden aşağıya doğru inişe başlıyoruz.


Bu bölge de geçmiş zamanlarda bir yayla yerleşkesi olarak
kullanılmış. Her tarafta düzenli örülmüş taş duvarları görüyoruz.

Bu bölgenin tek yayla kulübesinin önünden geçiyoruz.
Sesler geliyor ama bizi gören olmadı.

Karabel'den sonra bugünkü parkurun, hatta St. Nicholas'ın
en kuzey noktalarından birinden geçiyoruz.
Birazdan eğimli bir çanaktan/vadiden inişe başlayacağız.

Çok güzel ve keyifli bir çanaktan,
taraçaların arasından inişimize başlıyoruz.

Yakalandık!!!
Merhabalaşarak yola devam ediyoruz.


Bu geniş inişin sol tarafından iniyoruz. İşaretler belirgin, kaybolma gibi bir sorun yok. Etrafta keçiler görülüyor. Şansımıza hava da bulutlu, yürüyüşe çok uygun. Keyfimiz yerinde. Şakalaşarak, etraftaki taraçalara zamanında neler ekilmiştir diye konuşa konuşa yola devam ediyoruz. Bazı kaynaklarda da okuduğumuzdan aklımızda kalmış olsa gerek, ortak görüşümüz "üzüm" oluyor. 

Yaklaşık 500 metrelik inişin ardından işaretler bizi sola doğru dar gibi gözüken bir patikaya sokuyor. Zaten indiğimiz çanağın dibine kadar varmışız gibi gözüküyor.


Geniş ve güzel bir çanaktan inişe başlıyoruz.

Arkamızda bıraktığımız yayla kulübesi.
Taraçaları burada da görebilmek mümkün.

Zaman zaman taşlı patikalar adımlarımıza
dikkat etmeyi gerektiriyor.

Patikalardan, düzlüklerden geçerek koca doğanın
ortasında ufacık kalıyoruz adeta

Geniş alandan patikaya giriyoruz.

Dikkatli bir iniş daha yapmamız lazım.
Aman Emmoğlu Mehmet dikkat et!!


Buraları sahil tarafları gibi değil.
Likya Yolunda da iç kesimlerde yürürken işaret
kaybedilirse yolu bulmak çok eziyet olabiliyor.

Aşağılara doğru (güneye) uzayıp giden taraçalar.
Bu bölgenin yukarısından geçip dar
bir patikaya giriyoruz.

Patika çıkışında sağ tarafımızda daha eğimli bir başka taraçalı
bölgeye çıkıyor ve yeniden patikaya giriyoruz.

Patika içerisine girerek yönümüzü güneyden doğuya
yani Zeytin'e çeviriyoruz.

Yaklaşık 2 dakikalık bir yürüyüşle bu patika bizi tam ortasında bir su kuyusu bulunan çok geniş bir düzlüğe çıkartıyor. Bu geniş alanı da köylüler değerlendirmiş hayvanları için ekmiş ve biçmiş. Su kuyusunun etrafında da tarihi kalıntılar (dibek taşı, lahit kapakları gibi) göze çarpıyor. Bu kuyu oldukça bakımlı ve aktif gözüküyor. Ama temizliği konusunda yorum yapamayız tabii.

Kuyuyu inceledikten sonra tekrar işaretleri takip etmeye başlıyoruz. İşaretler bizi bu sefer geniş sayılabilecek başka bir çanaktan Zeytin'e doğru indirmeye devam ediyor. Burada da taraçaları görebilmek mümkün.


Yeni bir düzlüğe daha ulaşıyoruz.
İleride bir de kuyu gözümüze çarpıyor.

Roma döneminden kaldığı belli olan bir kuyuya daha ulaşıyoruz.
Çevresinde kalıntıları görebiliyoruz.

Kuyunun çevresinde bulunan kalıntılar

Kuyuyu inceledikten sonra yeniden patikalarımıza geri dönüyoruz.

Geniş düzlüğü geçtikten sonra yine taraçaların bulunduğu
bir çanaktan inişimizi yapıyoruz.

Oldukça ferah ve rahat bir inişle yürüyoruz.
Zeytin'e yaklaştık.

İşaretler burada da belirgin.

Yürüyüş sırasında solumuzda taraçaları görüyoruz.
Oluşturdukları geometrik şekilleri yukarıdan seyretmek çok etkileyici.

İşaretler ve patika çanağın sağından bizi indiriyor ve belirgin denebilir. İnişimiz bir süre sonra düz hale geliyor ve duvar gibi taraçaların dibinden keyifli bir yürüyüş yapıyoruz.

Su kuyusundan sonra yaklaşık 300-400 metrelik bir yürüyüşün ardından, çanağın dibine varıyor Zeytin'in karşı cephesinde kalan, yüksek tepeleri görmeye başlıyoruz. Planımıza göre yarın bu tepelerin arkasından yürüyeceğiz (Turant Dağı-Alakilise parkuru).

Bol taşlı bir orman yolundan yaklaşık 200 metre kadar yürüyerek Zeytin'in toprak orman yoluna saat 16:00'da çıkıyor, yolun karşısında ağacın tepesinde çıktığı Pynar dalını kesen (herhalde çardak için) köylü ile selamlaşıyoruz. Devekuyusu'ndan Zeytin yaklaşık 1.5 saat sürdü.


Daha düz seviyeye inerek çanak içerisinden
Zeytin'e doğru yaklaşıyoruz.

Engelli koşu parkuru gibi

Sağ tarafta görünen patikadan hafif bir iniş yapıyoruz.

Bu bölgede manzaramız bu şekilde

Çanağın sonuna geldikten sonra bu şekildeki
bir orman yolundan inmeye başlıyoruz.

İnişe devam ediyoruz.
Yarın karşımızda görünen tepelerin arkasından yürüyeceğiz.

Zeytin'e ulaşıyoruz.
Alakilise-Zeytin-Belören toprak orman yoluna çıkıyoruz.
Sağa saparsak toprak yoldan Belören,
soldan Alakilise tarafına gidiliyor.
Biz sola sapıp hemen yolun karşısındaki patikaya gireceğiz.

Sola sapıp çok kısa bir süre yürüyoruz ve hemen yolun
sağında görünen patikaya giriyoruz.

Toprak yoldan çok uzun yürümeyeceğiz. yola iner inmez işaretler belirgin olduğundan toprak yol üzerinden sola sapıyor ve 50 metrelik kısa bir yürüyüşün ardından yolun diğer tarafındaki patikaya giriyoruz.

Bu bölge deniz seviyesinden 850 metre yükseklikte, 2-3 hanenin bulunduğu Zeytin Yayla köyü. Belören'den araçla Alakilise'ye gidildiğinde buradan geçiliyor.


Sağa sapıyoruz. İşaretler de görülebiliyor zaten.
Bu yolun devamı olan Alakilise yolu da karşıda görülebiliyor.

Patikaya girer girmez tarihi kalıntılar bizi karşılıyor. Hatta bu tarihi kalıntıların arasından geçtiğimizde 2013 yılına geri gidiyoruz, çünkü Zeytin St.Nicholas ile Likya Yolu'nun kesiştiği bölgelerden biri. Tam bu kalıntıların olduğu yerde Mavi-Beyaz ve Kırmızı-Beyaz işaretler birarada. 2013 yılında buradan geçerken mavi-beyaz işaretleri görmemiştik. Bundan sonra yolumuza kırmızı-beyaz Likya Yolu işaretlerini takip ederek devam edeceğiz.

İşaretlerin birleştiği yerde Mavi Beyaz işaret "T" şeklinde çünkü Belören tarafı yerine (batı) diğer tarafa (doğu) gidersek Alakilise'ye ineriz. Bulunduğumuz konumda çok yakın olan Alakilise'ye biz uzun olan yoldan, Turant Dağı'nı görerek yarın gitmeyi planladık.

Buralarda peşimize takılan köpekle bir süre şakalaştıktan sonra yürümeye devam ediyor, Kırmızı Beyaz işaretleri takip ederek yukarıda bulunan toprak orman yoluna doğru geniş zigzaglı patikadan tırmanıyoruz. Aslında Zeytin'e  ilk çıktığımız anda toprak yolda sağa sapsaydık yine bu patikanın tepesine çıkardık ama yürüyüş yolladında bilinç bizleri olabildiğince patikalardan yürütmek. İşin keyfi de bu zaten.


Patikadan geniş taş öbeklerinin olduğu bir alana ulaşıyoruz.
İşaretler birazdan yürüdüğümüz yönde karşımıza çıkacak.

Yakınlara gidince bu aşların aslında belirli bir amaç için yığılmış olabileceğini düşünüyoruz.
Belki de bu bölgede ekme biçme yapılabilmesi için bir araya
getirilip toplandılar. Aralarda tarihi kalıntılar da var.

deja-vu zamanı. 2013 yılında Finike-Demre yürüyüşü sırasında
karşımıza çıkan bu kalıntıların bulunduğu noktaya ulaşıyoruz.
Likya Yolu da buralarda bir yerlerde karşımıza çıkacak.

Yol ayrımına ulaşıyoruz. Yol ayrımı derken bir yön
Alakilise, diğer yön Belören. Mehmet'in bulunduğu yön
Alakilise, fotoğrafı çeken Altuğ Belören tarafında

Köpekler iki lafın belini kırmak için yolumuzu kesiyor.
 Tam bu noktada Likya Yolu işaretleri ile kesişiyoruz.
Artık Belören'e kadar kırmızı-beyaz işaretleri takip edeceğiz.
İşaret kirliliği olmaması açısından mavi-beyaz işaretler
buradan Belören'e kadar çizilmemiş. Mantıklı da olmuş.

Toprak orman yoluna çıktıktan sonra yoldan denize doğru yürüyoruz ve kısa bir yürüyüşün ardından saat 16:20'de bizi Belören'e indirecek Likya Yolu tabelasına ulaşıyoruz. Buraları daha önceden yürüdüğümüzden çok daha net hatırlıyoruz.

Hatıra fotoğrafı, geçmişe özlem, deja-vu, melankoli derken yürümeye devam ediyoruz. Artık patika da net işaretler de. Sonuçta burası çok sayıda insanın yürüdüğü bir parkur.


Likya Yolu, St. Nicholas Yolu kardeşliği.
Belören'e doğru ilerliyoruz. Bu arada yürüdüğümüz yolların
taşlarla örülü olduğunu dikkatinizi çekiyoruz.

2013'ten bu yana buraları unutmamışız.
Patikadan yukarıda yola doğru çıkıyoruz.

Toprak yola çıkıp manzarayı seyrediyoruz doya doya.

Yarın hemen önümüzde görünen tepelerin arkasından yürüyeceğiz.
Zorlu bir Alakilise etabı bizi bekliyor.

Topak yoldan Belören iniş patikası,
bir başka deyişle Likya Yolu tabelasına doğru yürüyoruz.

Bu dönemde de Likya Yolu'nu yürümedik demeyeceğiz.

St.Nicholas Yolu içerisinde Likya Yolu tabelası.
Ortak yerleri yürüyor olmak güzel şey. Demre parkurları,
tarihsel açısından Likya Bölgesinin en zengin bölgelerinden.
Yürürken tarihi adeta yaşıyorsunuz. Etkilenmemek elde değil.

Önceleri düz gibi görünen patikada yaklaşık 10 dakika kadar yürüyoruz. Su kuyusunu görmemizin ardından iniş de başlıyor. Bu sefer patika daha dar ama iniş çok keyifli. 2013 yılında yaptığımız inişi de yorgun olmamıza rağmen böyle keyifle yapmıştık. O parkurun hatıraları aşağıdaki linkte ilgilenirsiniz diye yapıştıralım:

Likya Yolu 2013 2. Gün - Kırkmerdiven-Alakilise-Zeytin-Belören-Myra-Demre

Akşam güneşi etkisini kaybetmeye başladıkça hafif bir esinti o kadar güzel geliyor ki anlatmak kolay değil. Saatlere bakıyoruz ve yarım saate kalmadan Belören'e varacağımızı bildiğimizden burada gölgede bir yerde uzun bir su molası vermeye karar veriyoruz.


Bugünün son etabı başlıyor
Zeytin-Belören

Bu bölgeler de taşlı ama birazdan patikaya gireceğiz yeniden.

Patikalar yeniden başlıyor.

YIL 2015
İşte tek kişilik patikanın başlangıç noktası.
Yıllara meydan okumuş bir sarnıç.
Ağzı kapatılıyor ki hayvan düşmesin.
YIL 2013 (ŞAKA DEĞİLDİR)
Çalılar ağaçlar, Mehmet'in tshirt'e kadar herşey aynı.

İniş başlıyor. Belören'e doğru adım adım...

Gölge bir yerde mola vermeye karar veriyor, Belören'e
erken varıp zaman geçirmektense doğada
boş boş oturmayı tercih ediyoruz.
Burada tam 1 saat boş boş oturuyoruz. Hatta doğanın öyle bir parçası oluyoruz ki tanımadığı insana yanaşmayan keçiler önümüzden geçiyor. Nasıl olsa Belören'de su var diyerekten suları bol bol tüketiyor, çantamızdaki kuruyemişlerden yiyiyoruz. Saat 16:40'ta verdiğimiz molayı 17:30'da sonlandırıp son bir enerji ile deniz seviyesinden 650 metre yükseklikteki Belören'e doğru inmeye devam ediyoruz. 


Boş boş oturunca, sohbet de edince insan sürekli içiyor.
Suyun acımasız pençesine düştük kurtarın bizi.

Saat 17:50'de Belören'e (eski adı ile Muskar) törenle giriş yapıyoruz. Bugün yorgunluğumuz yok. Hem biz yürümeye alıştık hem de bugünkü parkur dünden daha kolaydı. En önemlisi hava sıcak değildi dünkü gibi.

Belören'e girer girmez nerelere kamp atarız diyerek etrafa bakınmaya başlıyoruz. Ortalıkta bir ağaç altı, gölge bir yer gözükmüyor. Her yer ev bahçesi, taşlık, toprak. Bu sebeple en iyisi evlerin bahçelerine de bakmak diyoruz.

Köye girdiğimizde kullanımda olmayan köy camiisi dikkatimizi çekiyor. Güzel bir sundurması var ve bahçe kapısı demir tel ile bağlı. Kullanılmıyor gibi gözüküyor. Çevrede insanlara sorup burada gece kamp atıp atamayacağımızı soralım diye karar alıyoruz. Hem sabah uyanmamız da sabah ezanı ile olur yarınki uzun parkura erken başlarız diye planlıyoruz. Kullanılsa da koca bahçede bir kenarda çadır kuracağız.


Mola sonrası emin adımlarla ve dinlenmiş olarak Belören'e
doğru iniyoruz.

Toprak köy yolu, yani Belören girişine çıktık.
İşte eski adı ile Turant, yani Belören.

Yarın sabah karşıda (solda, öndeki değil) üzeri çıplak gibi görünen
bu civarlarda bulunan en büyük lahitlerden birini görmeye ve kalıntıları görmek için Turant'a çıkacağız.
Turant'tan inip Alakilise ve Yılanbaşı. Tarih ile yoğruluyoruz adeta.

Belören'e törenle, sevinç ve zafer nidaları arasında giriyoruz.

Çevrede yaşayanlar Belören'e varmamızın sevinci içerisinde

Camii bahçesine kamp atmak için izin almak istiyoruz ve karşısındaki eve sormaya karar veriyoruz. Evin bahçesine girdiğimizde buyur ediliyoruz ve bahçede bir çay içiyoruz. Önce sohbet etmek lazım tabii. Nasıl olsa zamanımız da var. 

Cep telefonları ve fotoğraf makinelerinin şarjlarını tamamlarken hem de sohbet ediyoruz. Camii imamı köyde kimse camiiye gitmediği için tayinini istemiş ve Antalya merkeze gitmiş. Köyde ne zamandır imam olmadığından, ezan da artık otomatik olarak okunduğu için köylü bundan çok da dertli değil. Bu demek oluyor ki alan memnun satan memnun. Camii haricinde imam için yapılmış ev bile var burada. İş arayanlara duyurulur.

Osman Bey'in de adını vererek Beymelek Belediyesi'nin öncülüğünde açılan St.Nicholas yolunu anlatıp haritaları gösteriyoruz. Her köylü gibi buradaki insanların da işaretlerden haberleri var ama St. Nicholas Yolu nedir bilemiyorlar tabii. Buralarda bilinen yol Likya Yolu. Turistlere alışmış, yardımsever güleryüzlü insanlar.


Cami avlusunda çadır kurmak için izin isteyelim dedik.
Çaya kaldık. Sohbet koyu.

Bize gülmüyor. Utanıyor...

Belören hatırası. Camii avlusu için izini kopardık.
Solda duvarda telefonlar ve piller şarjda.

Camii için izin aldığımızda telefonları evin bahçesinde şarjda bırakıp hava kararmadan çadırımızı kurmak için camii bahçesine gidiyoruz. Bu arada evin sahibinin oğu bizi Belören'deki eski kalıntıları gezdirecek sağolsun. Çadırı hızlıca kurup eşyaları yerleştirdikten sonra etrafta gezintiye çıkıyoruz.

Eski kilise kalıntıları, kaya mezaları, hatta eski roma kalıntılarının üzerine yapılmış kullanılmayan evler. Bu evlerin içerisinde hala geçmişi görebilmek mümkün.

Altuğ kilise civarında fotoğraf çekerken Mehmet ile bizi gezdiren arkadaş bu evlerden birine giriyor. Girip gezdikten sonra dışarı çıktığında pirelendiğini fark ediyor. Pire insana zararsız ama Mehmet silkelenmeye başlıyor. Arkadaş da "abi bişey olmaz onlar uçar gider" diyor. Biz şehirliyiz böyle pire falan bize ters geliyor. Tabii Altuğ da işin dalgasında gülmeden geçemiyor. Mehmet çaresizce silkelenip duruyor.

Mehmet'in üzerinde pire kalmamış gibi gözükse de "pireden bize zarar gelmez" diyerek teskin ediyoruz. Son olarak da kaya mezarlarını gezdikten sonra camiinin bahçesinde akşam yemeği yemeye gidiyoruz. Üstümüzü başımızı değiştirdikten sonra camiinin bahçesindeki tahta masada yemek yiyiyoruz, üstümüz başımızı değiştiriyoruz ve yatmadan önce teşekkür etmek için bahçeye gidiyoruz.


Arkada görünen tepelerden bugün Belören'e indik. Çadır kuracağımız camii ileride solda. Sağda'da olmayan imamın evi.
Sabah çok erken evin yanından yürümeye başlayacağız.

Belören'deki eski evler genelde bu şekilde.

Turant kalıntılarını görmek lazım. Yakın zamana kadar
bu kilise kalıntısının yavaş yavaş yıkıldığını söylediler.

St. Nicholas Yolu İkinci gün yürüyüşü, Turant hatırası.

Yıllara meydan okuduğu besbelli ama
daha ne kadar ayakta kalır orası tartışılır.

Turant'ta kilisenin dibindeki Pynar ağacı.
Buraya has bitki örtüsü ve tarih birarada.

Ev kalıntıların üzerine inşaa edilmiş ama...
Çabuk kaçın oradan!!! Çıkın oradan pireleneceksiniz.

Bu da pireli evin karşısındaki eski bir kilise içi daha.
Sanki biraz el değse ayaklanacak gibi.
Keşke buralardaki tarihin kıymetini biraz bilebilsek.

Kiliseyi gölgeleyen Pynar ağacı.
Biribirne yakışan ikili.

Bizi adım adım gezdiriyor sağolsun.

Arkadaki kayalıklar üzerindeki kaya mezarına doğru ilerlerken...

Mehmet de pirelerinden arınıyor.
Pirelendi emmoğlu Mehmet.

Turant'ta bir kaya mezarı

Boyutu da hiç de küçük değil.

Çadır kurmaya doğru camiiye gidiyoruz.
Kuyusundan suyu özenle çeken bir kadın.
Burada su altın gibi değerli. Şebeke suyu, tesisat hesabının
(basınç vs.) iyi yapılamammasından dolayı sağlıklı kullanılamıyor.

Belören Hatırası No.2

Akşamüstü güneşi tüm köyü aydınlatmaya başladı.
Keçiler de ağıllarına çekilmek üzere tepelerden köye indiler.

Köyün sakinleri sadece keçiler değil.


Merhaba demek için yeniden bahçeye girdiğimizde yeniden buyur ediliyoruz çünkü bizimle tanışmak için köy muhtarı geliyormuş az sonra. 

Ne olduğunu anlayabilmemiz çok uzun sürmüyor çünkü burada olduğumuzun haberi Osman Bey'e ulaşmış o da muhtarı arayarak "arkadaşların bir dert sıkıntısı var mı" diye kendisinden sormasını rica etmiş. ankara'dan gelmiş hükümet görevlisi gibi bahçede oturup muhtarı bekliyoruz ve 3-5 dak.ya geliveriyor. Muhtemelen muhtar bu evin sahibinin bahçesine bile daha yeni girmiş olacak ki bizden önce evin sahibi ile konuşuyor uzun uzun. Belli ki çok tanımıyor. Tabii buraya gelmesindeki maksadı biziz. 

Ne olursa olsun hal hatır soruluyor, dertlerini paylaşıyorlar. 2013 yılında buraya geldiğimizde yukarıda bize kuyusundan su çeken köylünün anlattığı su sorunu hala devam ediyormuş. Bu sefer daha sık akıyormuş ama hala çok kesiliyormuş basınç yetmiyormuş.

Sohbet uzayıp gidiyor. Bize de yorgunluk çöküyor haliyle. Tüm ahaliye tekrar teşekkür edip, yanımıza alacağımız sularımızı tazeleyip, sabah ezanı ile yola çıkmak üzere çadırımıza gidiyoruz.

Akşam matlarımız dümdüz bir zeminde serilmiş halde güzel bir uyku çekiyoruz.

Hatıra ve anıları bir kenara koyalım ve ertesi gün yapılacak yürüyüşler için şu notu verelim. Belören, eski adı ile Muskar'dan yola devam edeceklerin iki alternatifi var. Likya Yolu'nu takip edecekler veya yürüyüşü Demre'de sonlandırmak isteyenler buradan GavurYolu üzerinden Myra ve Demre'ye inebilirler. Bu iniş ile ilgili 2013 yılındaki yazımızı yukarıdaki Likya Yolu linkinde paylaşmıştık.


Camiinin köşesindeki St. Nicholas tabelası. Meal-i şudur:
1-Fotoğrafa göre sağ tarafa doğru (imamın evinin yanından) Turant'a
2-Sol tarafa doğru Turant kalıntılarını görmeye gidiyorsunuz. 200 metre.
3-Fotoğrafı çekenin (Altuğ) yönüne doğru gidildiğinde Likya Yolu ile birlikte Demre'ye iniliyor.
 
Ancak Turant dağı, Alakilise, Yılanbaşı'nı görüp Beymelek'e gitmek isteyenler yürümeye devam edebilirler. Eğer zaman varsa Turant, Alakilise, Yılanbaşı, Beymelek ve devamında Seriktepe, Belos'u görüp Finike'ye inmenizi tavsiye ederiz.

Biz programımızı ayarladığımız için bir gün daha yürüyerek ertesi gün Beymelek Taş Evlere varmayı planladık. 1-2 günlük Seriktepe, Belos yürüyüşünü bir sonraki zamana bıraktık.

St.Nicholas Yolu Likya Yolu kadar uzun olmasa da tarihsel olarak çok daha farklı olduğunu söylemek lazım. Sonuçta Demre civarlarında yürüdüğünüzden istediğiniz zaman yürüyüşü bırakıp sahile, denize veya başka bir Likya Yolu parkuruna girebilmeniz mümkün. Ama ne olursa olsun işaretlerin de olduğu bu yolu yürüyüp görmenizi tavsiye ediyoruz.


Share this:

 
Copyright © St. Nicholas Yolu. Designed by OddThemes | Distributed By Gooyaabi Templates