2014 - 3. GÜN - (Muskar/Belören - Turant Dağı - Dereköy - Alakilise - Günağı - Yılanbaşı - Beymelek) - 02 Eylül 2014

AT THE BEGINNING: For any detail, you can get in contact directly with us for communication in English. Please do not hesitate to ask for help. (altugsenel@gmail.com).
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
3. GÜN PARKUR DETAYLARI:
3. gün Başlangıç: 06:00 (Muskar/Belören
3. gün Bitiş: 16:30 (Beymelek Taşevler). Verilen tüm molalar dahildir.

Toplam mesafe: 24 km. (Muskar/Belören - Turant/Alakilise ayrımı 3 km., Turant/Alakilise ayrımı - Turant Dağı gidiş dönüş 3 km., Turant/Alakilise ayrımı - Dereköy Yaylası 2 km., Dereköy - Alakilise 3 km., Alakilise - Günağı Yaylası 7 km., Günağı - Yılanbaşı Kilisesi 1 km., Yılanbaşı Kilisesi - Beymelek Taşevler 5 km.).

Su: St.Nicholas parkurlarının genel anlamda susuz olduğunu tekrar hatırlatıp bir gün önce yazdıklarımızı hatırlatma amaçlı tekrar bir yenileyelim. Özellikle kamplı yürüyüş yapacaklar için su hesaplarını yürüyecekleri günlere ve geçecekleri yerleşimlere göre hesap etmelerinde fayda var. Bu çok önemli. Bu bölgelerde yerleşimler genelde yaylacılık şeklinde olduğundan her dönem yerleşik birilerini bulmak zor oluyor. Yaylalarda yerleşik yaşamın Mart ve Nisan aylarında başladığını belirtmemizde fayda var.
Bu parkur üzerinde dört mevsim yerleşik bir yerleşim bulunmuyor. Belören'den çıkarken yanınıza yeterli miktarda su takviyesini yapmanız gerekiyor. Yol üzerinde su kaynağı olmadığından tercihen 3-4 litre taşınabilir. Alacahisar'da sarnıç var ama temiz olup olmadığını bilemiyoruz. 
Eğer yayla mevsiminde yürürseniz Dereköy ve Günağı'da birer adet yayla kulübesi var. Şayet orada yaşayanlarla karşılaşırsanız size yardımcı olacaklardır. Köylüler eğer hayvan güdüyorsa veya bir şekilde şehre indiyse karşılaşmama gibi bir durum da olabilir tabii. Çok güvenmemek lazım.

Konaklama: Bu parkur üzerinde pansiyon şeklinde konaklama imkanı yok. Çadırlı kamp şeklinde konaklama için yol üzerinde çok uygun yerler var. Yol üzerinde pansiyon olmasa da parkurun sonunda ödül şeklinde var. Bu parkurun sonunda varacağınız Beymelek Taşevler'de konaklayabilirsiniz. Hatta pansiyona varmadan St. Nicholas Yolu'nu yaşatmaya çalışan işletme sahibi Osman Bey'i de arayarak müsaitlik durumu hakkında bilgi de alabilirsiniz (Beymelek Taşevler telefonları 242-872 16 79 veya 532-616 03 06). Taşevlerde ihtiyaç duyacağınız her türlü konfor mevcut, yeme, içme, banyo. Dilerseniz Taşevler'den Demre'ye de taksi ile gidebilirsiniz.

Parkur Zorluğu: Bu parkurda yaklaşık 750-800 metrelerde yürünüyor. Turant Dağı ve Alakilise sonrası 900-1000 metre civarlarında. Çok uzun dik çıkışlar yok. 
Orta seviye bir parkur denebilir. Ancak basit de değil. Sadece biraz sabırlı ve dirençli olmak gerekiyor. Mavi-Beyaz işaret sorunu da yok. Toplam mesafe olan 24 km. boyunca çok uzun dik çıkış ve inişler olmasa da tepelerden uzun sayılabilecek bir yürüyüş yapmak durumundasınız. Yol boyunca Turant, Alakilise, kalıntılar, orman, parkurun sonuna doğru harika Beymelek Lagünü ve bolca deniz manzarası eşliğinde yüründüğü için insanın aklına pek sıkılmak gelmiyor.
Belören'den Turant yol ayrımına kadar yol (son 200-300 metreyi saymazsak) dümdüz.
Turant Dağı üzerindeki kalıntıları görebilmek için çıkıp inmek gerekiyor. Turant çıkışı çok zor değil. Turant'ı gezip görüp yola devam etmek gerekiyor.
Turant yol ayrımı ve Alakilise arasında Dereköy'e taşların üzerinden atlaya atlaya yapılacak dikkatli bir iniş haricinde yol genel anlamda pynar, zeytin ve çam ağaçları gölgesindeki keöi yollarından yapılıyor. Yol boyunca keçilerle bolca selamlaşıyorsunuz.
Alakilise'den sonra bir süre toprak köy yolundan çıkıp Günağı'na kadar orman içi patikalara giriliyor. Günağı tarafında çoban Reşit Coşkun eğer oralardaysa bir sorun olursa yardımcı olabilir (541-536 69 21). Günağı sonrası Beymelek'e iniş başlıyor. Yol yeniden patika ancak görüş açılıyor ve orman içi manzaralar yerini deniz ve lagün manzaralarına bırakıyor. İniş sırasında, özellikle Beymelek tepelerindeki toprak yollara bağlanırken çarşak bölgeden iniliyor. Bu sebeple ayak burkulmalarına karşı dikkatli olmak lazım.
Turant'ı görüp Alakilise'ye gitmeden Dereköy üzerinden de Beymelek'e inilebiliyor. Bu yazıda uzun olan Dereköy-Alakilise- Yılanbaşı notları bulunmakta. Bu parkur üzerinde daha kısa olan -Alakilise, Günağı ve Yılanbaşı'nı görmeden- Dereköy üzerinden direk olarak Beymelek Taşevler'e inilebilecek daha kısa bir parkur da mevcut. Yaklaşık 6-7 km.
Bu parkur daha kısa ve kolay. daha kısa yürümeyi tercih edecekler tercih edebilirler ancak Likya Yolu üzerinde de bulunan Alakilise'yi görmediyseniz görmenizi tavsiye ediyoruz.

Parkur Yükselti Grafiği: Büyütmek için resmin üzerine tıklayınız.

HAZIRLADIĞIMIZ BLOGDAN HER TÜRLÜ FOTOĞRAF VE PARKURU ÜCRETSİZ İNDİREBİLİRSİNİZ. YANLIZCA FOTOĞRAF VE PARKURLARI MÜMKÜNSE İZİN ALIP VE KAYNAK GÖSTEREREK VERİRSENİZ ÇOK MEMNUN OLURUZ. BU İSTEĞİMİZ TAMAMEN EMEĞİMİZE SAYGI, PAYLAŞIMIMIZ HERKESİN BUYÜRÜYÜŞÜ YAPABİLMESİ AMAÇLIDIR. HER TÜRLÜ SORUNUZU DA YANITLAMAKTAN ÇOK MEMNUN OLURUZ. TEŞEKKÜRLER.  (altugsenel@gmail.com)

YOU'RE ALL WELCOME TO DOWNLOAD GPS ROUTES AND PICTURES FOR FREE. WE REALLY APPRECIATE IF YOU CAN GET A KIND PERMISSION AND PROVIDE THE SOURCE OF THE GPS ROUTE AND PICTURES BEFORE UPLOADING THEM TO YOUR SITE OR USING THEM ANYWHERE ELSE. THANKS IN ADVANCE. (altugsenel@gmail.com)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Sabah ezanı ile gözlerimizi bir anda açıyoruz. Zaten tepemizde tüm köye yayın yapan cami hoparlör direğinin tam altında uyuyor olmak imkansız. Ezan sesi ile toparlanmaya başlıyoruz. Alacahisar Kilisesi'nde geçirdiğimiz bir önceki geceye göre çok daha sıcak bir gece geçirdik. Hem bir cephemiz kapalı hem de sundurma altındaydık. Ayrıca Belören deniz seviyesine daha yakın bir yerleşim.

Dün akşamdan çok dağılmadık, dolayısıyla hızlıca toparlanarak yürüyüşe hazır hale geliyoruz. Gerçi artık elimiz de çok hızlı. Çantaların neresine hangi paket girecek gözü kapalı hareket edebiliyoruz.

Saat tam 06:00'da tüm işimiz bitmiş, yürüyüşe hazır bir şekilde camiden ayrılıyoruz. Cami kapısından çıkar çıkmaz hemen yolun karşısındaki imamın evinin yanından yürüyüşe başlıyoruz. Yazımızın en başında havanın bugün de çok sıcak olmayacağını söyleyelim. 

Dünya çok küçük, çok da emin konuşmamak lazım. "Bir daha buralara gelir miyiz acaba?" dediğimizin üzerine 2 sene geçti ve Belören'e ikinci sefer geldik. Likya'nın dağını bayırını, köyünü kasabasını adım adım arşınlarken tekrar tekrar karşımıza çıkıyor aynı yollar. Yeni yeni insanlar tanıyoruz. Daha önce karşılaştığımız insanlarla tekrar karşılaşmak da güzel oluyor.

Camiinin karşısından Turant'a doğru kafamızda fenerlerle yürüyüşe başlıyoruz. Daha gün ışığı ortalarda yok. Likya Yolu da dahil olmak üzere karanlıkta yaptığımız ilk yürüyüş. Değişik ve farklı geliyor. Etrafı göremediğimiz için bir süre sonra sıkıcı gelebilir. Kafada fenerler define avcıları gibiyiz.

Yerlerde işaret aramadan yürüyüşe devam ediyoruz çünkü yürüyeceğimiz yönü dün belirlemiştik. Zaten başlangıçta köy içi yolu olarak başlayan, sonrasında keçi yoluna dönen patika kafa fenerleriyle bile belirgin. Ara sıra da olsa Mehmet işaretleri gördüğünü söylüyor. Yönümüzü bildiğimiz için rahatız. Karşımızda siluetini gördüğümüz Turant Dağı'na doğru adım adım yaklaşıyoruz.


Çok aydınlık gibi göründüğüne bakmayın. Makina'nın
gece modunda çekilince böyle aydınlık gibi görünüyor.

Yürümeye başladık. Hava yavaş yavaş aydınlanıyor.

Toprak yoldan patikaya girdik ama
az sonra yeniden yola çıkacağız.

Yaklaşık 1.5-2 km. dümdüz geniş bir ova üzerinden Turant eteklerine kadar yürüyeceğiz. Köyün son evine ulaştığımızda köpeğinin havlamalarını duyup dışarıya çıkmış yaşlı adam yakınımıza kadar gelip işaretleri ve Turant'ı tarif ediyor. Bu tarife gerek yok ama evi geçtikten 100 metre sonra sonra yolun biraz daha aşağısındaki işaretlerin de olduğu örülü duvar dibindeki taşlı patikaya inerek buradan yürüyoruz. Bu patikanın hemen dibinde Turant yönüne giden, patikaya inmeden, toprak orman yolundan da yürünebilir. Çünkü bu patika üzerinden 300-400 metre yürüdükten sonra yeniden bu toprak orman yoluna bağlanacağız.

İşaretler bizi yeniden aynı orman yoluna bağlıyor ancak bu sefer orman yolundan yaklaşık 100-150 metre kadar yürüdükten sonra orman yolu sona eriyor ve yeniden patikaya giriyoruz.


Yola yeniden çıkıyoruz. Hava aydınlandı.
Fenerleri artık kapattık.

Yoldan yeniden yürümeye başlıyoruz. İşaretleri takip ettiğimizden
kısa süreli de olsa patikaya girdik.

Toprak köy yolunda son adımlar

Sonunda yeniden patikalara giriyoruz.

Turant'a doğru adım adım yaklaşıyoruz.

Yürümenin zor olmadığı, keçilerin de zamanla genişlettiği belli olan geniş patikada yürümeye başlıyoruz. Bu arada hava da aydınlandı. Fenerler çantaya geri girdi.

Turant eteğine doğru adım adım yaklaşıyoruz. Patikaya girmemizden yaklaşık 5 dakika sonra etrafımızı saran pynar ve sandal ağaçlarının eşliğinde saat 6:25'de vadi tabanına doğru inmeye başlıyoruz.

Vadi tabanına inişimiz sırasında geniş açıklığa çıkınca anlıyoruz ki inişin ardından Turant'a doğru tırmanmaya başlayacağız. Turant sağ tarafımızda Alakilise sol tarafımızda kalıyor. Bugün Turant'a çıkıp ardından Alakilise yönüne doğru devam edeceğiz. Turant Tepesindeki kalıntıları görmeden yola devam etmememiz gerektiğini St.Nicholas Yolu kitabından da okuyup Osman Bey'den de dinlemiştik.

Patikaya girdikten yaklaşık 10-15 dak. sonra geniş bir alana doğru çıkmaya başlıyoruz. İnişimiz halen sürüyor ve etraf açıldıkça oldukça belirgin olan işaretler bizi sola doğru indirmeye devam ediyor. Bu arada Turant'ı da daha yakından görmeye başlıyoruz. 

Yola saat tam 06:00'da çıktık ve patikaya girdikten yaklaşık 1 km. sonra 06:45'de vadi tabanına iniyoruz. Vadi tabanı derken derenin aktığı geniş bir alan değil. Tabana iner inmez çıkışa başlıyoruz ama çıkışımız çok uzun sürmeyecek.


Patikalar bizi orman içerisine doğru sokuyor.

Kısa bir süre hafif bir çıkışın ardından geniş
bir düzlüğe doğru iniyoruz.

İnişimiz bizi Turant'ın eteğine bağlayacak olan
vadi tabanına doğru oluyor.

Vadi tabanına doğru iniyoruz.

Geniş düzlükte Turant'ı görebiliyoruz.

İşaretler ve patika oldukça belirgin,
dolayısıyla kaybolmak çok da kolay değil. 

Vadi tabanına indik ve karşı cephede tırmanışa başlıyoruz.

Tam çıkışa başladığımız yer aşağıda.
İşaret de görülebiliyor

Çıkışımız devam ediyor.

Tek kişilik bir patikadan yaklaşık 20 dakika kadar yaklaşık 700-800 metre kadar tırmanarak yürüyoruz. Bir başka deyişle az önce indiğimiz yolları yükseklik anlamında yeniden kazanıyoruz. İşaret problemi de yok. Zaten ortalıkta hata yapıp sapılabilecek başka bir patika da yok. Çıkışın sonuna doğru ulaştığımızı hemen çıkışın ardında parlayan güneş ışınlarından anlayabiliyoruz. Saat 07:05'de çıkışımızı tamamlayıp, hemen ileride büyükçe bir kayanın dibine dikilmiş yol tabelasına ulaşıyoruz. Böylece günün ilk yol işaretine de ulaşıyoruz. Burası Turant'ı görüp tekrar geri döneceğimiz nokta. 

Buradaki kayanın üzerinde -fotoğraflardan da görüleceği üzere- büyükçe bir "T" işareti var. Yani Turant'a tırmanmak istemeyenler Dereköy yönüne doğru, düz olarak devam etmeliler. Bu yol 300 metre sonra hafif sola doğru kıvrılıyor ve Dereköy'e doğru iniyor.


  
Bu çıkış bizi Turant'ın eteğindeki bir düzlüğe ulaştıracak.

Patika belirgin ve keyifli

Sağımızda solumuzda başka tepeler de var. Bu tepe Turant değil.

Yürüyüşümüz devam ediyor. Tempomuz da güzel.

Çıkış yer yer dikleşiyor.

Kısa süren düz patika

İşaretlerin de olduğu patika yeniden dikleşiyor.

Ayakta kısa süreli bir nefes molası.
Bu molalar çok iyi geliyor. Nabız düzene giriyor.

Düzlüğe doğru son adımlar

Çıkışın sonuna geldik.

Düzlüğe ulaştık. İleride görülen tabelanın ve kaya üzerinde bulunan
"T" işaretinin yanına geldik. Sağa doğru sapıp Turant'a tırmanacağız.
Dereköy için ilerleyen saatlerde
buraya tekrar dönüp yola düz devam edeceğiz.

İşarete ulaştığımızda sağa doğru devam ederek Turant'a doğru çıkıyoruz. Yola erken çıkmamızın sebeplerinden birisi de buydu zaten. Sağa doğru devam ederek çıkışa başlıyoruz. Tekrar bu noktaya geri döneceğiz. Çıkışa başladıktan bir süre sonra -tekrar buradan geri döneceğimizi bildiğimizden- çantalarımızı bir çalı dibine bırakmaya ve çantasız çıkmaya karar veriyoruz.

Çantaların çalınma veya kaybolma derdi yok dediğimiz gibi buralarda kendimizi mutlu ve güvende hissediyoruz. Tabii çantaları yol üzerinde bırakmıyoruz. İşaretleri takip ederken sağda solda bol çalı olan bir nokta bulup çantaları çalıların arkasına yatırıyoruz. Zaten görülmelerine imkan da yok.

2011 yılından bu yana bu bölgelerde yürüyoruz ama çantasız olarak -mesafe kısa da olsa- ilk defa yürüyeceğiz. Çantaları çıkartıp her ihtimale karşı kimlik ve cüzdanlarımızı Mehmet'in 10 litrelik küçük sırt çantasına attıktan sonra (gerisi zaten çalacak vatandaşın işine yaramayacak ıvır zıvırlar) çantasız keçi gibi seke seke çıkışı yapıyoruz.

Saat 07:10'da başladığımız çıkışı saat 07:30 gibi neredeyse tamamlıyoruz. Çıkış çok dik değil. Ferah ve genelde sandal ağaçlarının arasından geniş zigzaglar çizerek çıkıyoruz.


Sağdan Turant'a çıkıyoruz.
En soldan düz gidince Dereköy'e iniliyor

Çantaları bıraktık ve koşar adım Turant'a çıkıyoruz.

Sandal ağaçları arasından geniş zigzaglar çizerek çıkıyoruz.

Sandal ağaçları. Canlı gövde renkleri insana can veriyor.

Burada da yanlız değiliz.

Turant'ın tepesindeki düzlüğe ulaşır ulaşmaz
kalıntılar (lahitler) ile karşılaşıyoruz. 

Yukarılara ulaştığımızda Turant'ı görerek yürüyüş boyunca en doğru hareketlerden birini yaptığımızı anlıyoruz. Bir antik kent veya kalıntılar yerleşim, insanlar ve yapılaşmadan ne kadar uzaktaysa kendini otomatik olarak koruyabiliyor. Tek sorun kendini bilmez define avcıları ve bölgeye gelen batıl inançlı insanlar. Etrafa şuursuzca tahribat veriyorlar. Nispeten yerleşimden uzak olmasına karşın Turant da bu yağmacılardan nasibini almış maalesef.

Düzlüğe ulaşır ulaşmaz kalıntılar başlıyor. Çevremizde üzerlerindeki kabartmalarının bile silinmediği lahitler var. Yer yer duvar kalıntıları da gözümüze çarpıyor. Ağaçların arasında yüzyıllardır sessizce yatıyorlar. Yanlız buradaki lahitlerin birçoğu Likya Yolu üzerinde gördüklerimizi de dahil edersek gördüklerimizin neredeyse 1.5-2 katı büyüklüğünde.

Ortalıkta ses yok. Sadece adımlarımızın sesini duyuyoruz. Bu arada çantasız yürümenin de keyfini çıkartıyoruz bunu gururla tekrar tekrar yazıyoruz. Meğer ne rahat ve güzel bir duyguymuş çantasız yürümek...

Lahitlerin ve ağaçların arasından yaptığımız yürüyüş oldukça geniş bir düzlüğe çıkmamızla son buluyor. Saat 07:40. Aşağıdaki yol ayrımından bulunduğumuz Turant Asarı'nın tepesi (rakım 800 metre) toplamda 1.5 km. çantasız olarak yarım saatte etrafı geze geze çıktık.


Kalıntılar karşımızda. Buradaki lahitler çok büyük.

Turant -eğer zaman ayırabilirseniz- mutlaka görülmeli

Buradan belli olmuyor ama üzeri Malta Haçlı lahitler var.

Yerleşim çok geniş bir alana yayılmış

Pynar ağaçları gölgesinde etrafı inceliyoruz.

Duvar kalıntıları göze çarpıyor

Malta Haçlı bir başka lahit kapağı

Ne yazık ki talana maruz kalmış.

Mehmet St.Nicholas tabelasına ulaşıyor.

Bu geniş alanda ileride bir kilise olduğu belli olan bir yapı ve bugüne kadar gördüğümüz en büyük lahitlerden biri karşımızda duruyor. Büyüklüğü gerçekten zor tarif edilir halde. Üzerinde yazılar belirgin olarak da görülüp okunabiliyor. Önüne gelip durduğumuzda tepesini görebilmek için kafamızı bayağı bir kaldırmamız gerekiyor. Osman Bey'in dediğine göre bu bölgede bulunan en büyük lahitlerdenmiş. Çok çok büyük.

Elimizdeki St. Nicholas kitabından da okuduğumuz üzere üzerindeki kitabede (tabula ansata) tanrıça Eleuthera'dan bahsediliyormuş.


Meydana çıkıldığında görülen büyük kuru ağacın dibindeki lahit.

Turant'ta St.Nicholas tabelası. Mesafeler doğru.
Bu arada Turant'tan Köşkerler üzerinden Demre'ye iniliyor.

Daha büyüğünü Likya Yolu'nda bile görmedik.

Dev lahit üzerindeki okunabilir haldeki kitabe.

St. Nicholas tabelasını arkasında da
çok büyük bir lahit daha var.
Altuğ'dan lahit önü selfie'si.

Ortalıkta biraz keşif yapmaya karar veriyoruz. İleride görünen kilise kalıntısının etrafındaki lahitleri inceleyerek kilisenin tepesine çıkıyoruz ve bir süre oturup aşağıdaki Demre ve Andriake manzarasını bir süre doya doya seyrediyoruz. Turant'ın aşağılarında deniz tarafında Likya Yolu parkurları üzerinde bulunan, yürüyüşçüleri Belören'den Demre/Myra'ya indiren Gavuryolu üzerindeki Köşkerler Köyü var. Sanki bulunduğumuz tepeden aşağıya doğru koşsak Köşkerler'e kadar durmadan inecekmişiz gibi geliyor ki aşağıya inen işaretli bir patika da mevcut. Kilisenin önünden işaretler biraz dikkat edilirse bulunabilir. Biz uzun yolu tercih etmedik ama aşağıdaki kısa parkur da tercih edilebilir (Beymelek-Dereköy-Turant-Köşkerler, link). Biz uzunu yürüyelim de kısasının keşfi başkalarına kalsın...

Bu yolları yürüyeceklere zaman ayırıp Turant Asarını görmelerini tavsiye ediyoruz. Hadi dediniz "yahu taşlar, yıkıntılar görmekten sıkıldım", o zaman yine de manzarasını görmeniz için çıkmanızı öneriyoruz. 

Günlerden 02 Eylül Salı. Sabah saat 08:00 civarları. Aynı saatlerde büyükşehirlerde herkes işine gitmek için koştururken biz ayakkabıları ve çorapları da fora edip sabahın keyfini çıkartıyoruz. Etrafı bir süre daha inceledikten sonra inişe geçiyoruz. Bu arada Turant yolunda işaret sorunu olmadığını da belirtelim.


Sabah güneşi bizi bayağı genç gösteriyor. Photoshop'a gerek yok.

Turant'tan Beymelek manzarası

Turant'tan Demre ve Çayağız (İlerideki burun. Andriake) manzarası

Hemen tepesinde bulunduğumuz eski bir kilise kalıntısı

Kalıntılar arasında gezi gözleme devam ediyoruz.

Araştırmalar devam ediyor.

Mehmet, lahit üzerindeki kitabeyi okumaya çalışıyor.

Etrafta çoban çardakları gözümüze çarpıyor.
Sol tarafa doğru gidilirse Köşkerler inişi başlıyor.

Sarnıçsız yerleşim olmaz.

Bir başka yıkık yapı daha.
Görmediğimiz bunun gibi daha çok kalıntı var etrafta.

Tepeden aşağıya, yani deniz tarafına doğru bakınca
kalıntıların da aşağıya doğru devam ettiğini görüyoruz. 

Kalıntılar arasında gezmeye devam.

Aşağıya doğru indikçe lahitleri de
yakından inceliyoruz.

Bir bina kalıntısı daha.

Buradaki lahitlerin büyüklükleri çok etkileyici.
Bir de define amaçlı talan olmasa harika manzalar olurmuş.

Turant'ta son turlar.

Tuarnt tabelası ve pynar tarafından
gölgelenmiş dev bir lahit daha

Turant'tan ayrılıyoruz. Arkamızda bıraktıklarımıza son bir bakış daha

Burası Turant'ın tam tepesindeki düzlük.
Buradan Köşkerler ve Demre'ye inecekler daha ileride sağdaki
düzlüğe doğru gidip işaretleri takip edebilirler. Demre yaklaşık 9 km. 

Dönüş, yani Turant inişi başlıyor.

İnişi tamamlamaya yakın çantalarımızı bıraktığımız yere geri dönüyoruz ve yol arkadaşlarımızı yeniden sırtımıza alıyoruz ve saat 07:00 civarlarında bulunduğumuz Dereköy/Turant "T" yol ayrımına saat 08:30'da yeniden ulaşıyoruz. Turant'ı gezmek, dinlenip, manzarayı seyretmek 1.5 saatimizi aldı. Toplamda 3 km. yürüdük. Ne de güzel yaptık. Saat 08:30 itibariyle yol ayrımından hedefimiz çok da uzakta olmayan Dereköy, sonrasında Alakilise.


Talan edilmiş tarih.

Geldiğimiz yerlerden geri dönüyoruz. Buralarda çok fazla tarihi
eser olduğundan işaret az. İşaretlerken tarihi eserler boyanmıyor.

Turant'tan son manzara.

İnişimiz başladı.
Yerlerde işaretler görülüyor.

Sandal ağaçlarının gölgelerinden
keyifli bir iniş yapıyoruz.

Aşağıdaki düzlüğe doğru iniyoruz.
Az sonra çantalarımızı yeniden sırtlayacağız.

Düzlüğe indik. Sağda ileride görünen sabah erken saatte
vardığımız "T" işaretine geri yürüyoruz.

Turant turumuz 1,5 saat sürüyor. İyi ki gitmişiz.
İstikamet Dereköy...
Yol ayrımından Dereköy tarafına doğru düz yürümeye devam ediyoruz. Yerlerde işaretleri de görebilmemiz mümkün ama çok fazla taş olduğundan dikkat etmek lazım. Yürüyüşümüz bir süre sonra inişe dönüşmeye başlıyor ve açık alandan hafif sola doğru kıvrılan patikalara girmeye başlıyoruz. Patika adım atabilmek anlamında oldukça dar. Mümkün olduğunca patika dışına çıkmadan adım atıyoruz. Her yer taş. Ayak burkulması ve kayma sebebiyle bu uyarıyı yapıyoruz.

Yaklaşık 10 dakikalık yürüyüşün ardından aşağıda Dereköy'ü görmeye başlıyoruz. Dereköy ismi gibi köy değil, küçücük bir yayla yerleşimi aslında.


Dereköy yönüne doğru sapıyoruz.

GPS'e göre Dereköy'e çok uzun yürümeyeceğiz gibi gözüküyor.

İnişi dikleşen ve dikkat gerektiren bir patikaya giriyoruz.

Zaman zaman sıkı tutunmamız bile gerekiyor.

Çok geçmeden Dereköy aşağıda gözüküyor.

Dereköy'e doğru zigzaglar çizerek, taşların üzerinden seke seke inmeye başlıyoruz. Bazı yerlerde eğim fazla ve bastığınız yerler çarşak olduğundan adımlara dikkat etmek gerekiyor.

Yaklaşık 10 dakika kadar süren inişimiz saat 08:50'de Dereköy'e varmamız ile son buluyor. Bizi yukarılardan gören çoban köpeği havlamaya başlasa da aşağıda bizi dostça karşılıyor hatta Alakilise'ye kadar bize eşlik edecek.

Dereköy'de yayla yerleşiminin bulunduğu noktadan (yayla evini solumuza alarak) kuzeye doğru bir vadiden içeriye doğru yürüyeceğiz. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere bu noktadan -Alakilise ve dağları bypass ederek- Beymelek'e daha kısa sürede inebilmek mümkün sırtınızı yayla evine verdiğinizde aşağıya inen yolda işaretleri ve patikayı kısa bir süre araştırırsanız görebileceksiniz (isteyenler için tekrar kısa parkur GPS bağlantısını verelim: Beymelek-Dereköy-Turant-Köşkerler, link). Biz yolumuzu Alakilise üzerinden çizdiğimiz için uzun yolu yürüyeceğiz.


Dereköy'e doğru dik bir iniş daha yapıyoruz.

Dereköy'e indik.

Dereköy küçücük bir yayla yerleşimi. Nüfus 2.

Dereköy'e giriyoruz.

Dereköy'de kahramanlar gibi karşılanıyoruz.

Dereköy sakinleri büyük sevinç içerisinde

Yaylada Halil ile karşılaşıp merhabalaştıktan sonra annesi tarafından çaya davet ediliyoruz. Sağolsun kafasını uzatıp "gelsenize taze çay var" diyor ama yalan değil canımız hiç çay istemiyor. Mehmet'in de bu gibi zamanlarda çay ve kahveye karşı "çarpıntı" şeklinde bir alerjisi olduğundan teşekkür ederek yolumuza devam etmek istediğimizi söylüyoruz.

Burada bir eleştiri de bize gelsin. Mümkün olduğunca bu gibi dostça ve nazik davetleri kabul etmek lazım aslında. Çevre insanlarını tanımak ve merhabalaşmak çok önemli ve güzel.

İşaretler ve patika çok belirgin ama Halil'den yine de aklımızın bir kenarında bulunması için yolun kısa tarifini alarak Alakilise'ye doğru yürümeye başlıyoruz. Yaklaşık 3 km. yolumuz var. Halil'in de dediğine göre 1 saatimiz var. Mantıklı bir tahmin. Zira bu gözler ne köylüler gördü ki 3 saatlik yola 20 dakika diyen o yüzden mesafeyi bilmesek bize söylenen bu 1 saati 3 saat gibi düşünebilirdik.

Fazla zaman kaybetmeden yayla ahalisi, keçiler ve köpekler ile vedalaşarak vadiden içeriye doğru girmeye başlıyoruz.


Altuğ köpeklerle oynarken, Mehmet Halil'e merhaba demeye gidiyor

Halil'den yol tarifini alıyoruz. Aynen içeriye doğru yürüyeceğiz.
Patikanın çok belirgin ve rahat olduğunu öğreniyoruz.
Yolları bilsek bile çevreyi bilen birilerini görmek güven veriyor.

Yerlerde işaretleri görebiliyoruz. Patika da belirgin.

Genelde gölgesi bol bir patikaya giriyoruz.

Dereköy-Alakilise arası çok eğimli değil. 

Yaklaşık 3 km. sürecek olan yürüyüşümüzü oldukça belirgin ve yürümesi kolay bir patikadan yapacağız. Zaman zaman pynar ağaçları altında durarak gölgede nefesleneceğiz ama tempomuzdan birşey kaybetmeyeceğiz.


Hava artık sonbaharı müjdeliyor. Sıcak olsa bile belli düzende esen hafif bir esinti, güneşin bulutların ardına az da olsa girmesi bizi bunaltmıyor. Güneşin altında adım adım eridiğimiz ilk günü hala unutamıyoruz.

Zaman zaman geniş sayılabilecek açıklıklara çıksak da genellikle ağaçların gölgelediği belirgin bir vadi tabanından yürüyoruz.

Yaklaşık 1-1.5 km. sonra patika vadi tabanı ile birlikte hafifça sağa doğru kıvrılıyor ve kısa bir tırmanış yapıyoruz. Bu kısa tırmanış sonunda yine kuzeye doğru vadi tabanına paralel yürüyoruz ama biraz daha sırtlardan ilerliyoruz. Parkurun bu bölümleri, Alakilise'ye yaklaştıkça, yani içerilere doğru girdikçe daha keyifli ve gölgeli. Bu arada yayladan bu yana peşimize takılan Dereköy'lü çoban köpeği de buralarda bizi takip etmeyi bırakıyor.


Zaman zaman açıklıklara çıksak da
ağaçların arasından ilerliyoruz.

Yol arkadaşımızdan ayrılma zamanı.
Bizden sıkıldı.

Hüzünlü vedanın ardından yolumuza devam ediyoruz.

Vadi tabanına doğru hafif bir iniş yapıyoruz.
Yol üzerinde işaretler görülebiliyor.

Vadi tabanına indik. Tabandan kısa bir yürüyüş yapacağız.
Daha sonra sağ yamaca doğru gireceğiz.

Tabandan sağ taraftaki patikaya giriyoruz. Patika belirgin.
Yerde işaret de var.

Zaman zaman çevrede eski yayla yerleşimleri de görüyoruz. patika zaman zaman oldukça genişlese de buralarda patika oldukça belirgin ve işaret sorunumuz yok. Hatta Alakilise'ye doğru çok hafif bir tırmanış ile vadinin daha tepelerinden ancak gölgelerden yürüyoruz.

Zaman zaman patika daralıp adımlarımıza dikkat etsek de çok da aşağıda olmayan vadi tabanını görebiliyoruz. Bu arada vadi tabanı derken buralardan gürül gürül derelerin aktığını düşünmeyin. Her yer kupkuru. Su bile yok. Belören'de tazelediğimiz suyumuzu Beymelek'e kadar idareli kullanmalıyız. 

GPS'e göre Alakilise'ye yaklaştık ama ağaçlar manzaraya müsaade ettiği zamanlarda etrafa baktığımızda Alakilise'yi henüz göremiyoruz.


Patika bizi hafifçe yukarıya doğru çıkartıyor.

Yakın dönemde mi inşa edildiği belli olmayan
yayla evleri veya başka yapılar karşımıza çıkıyor.

Hafifçe çıkışa devam ediyoruz.

Bu bölgelerde patika genelde gölgeli.
Hava sıcak olunca yürümesi de rahat oluyor.

Vadiye paralel yürüyerek içerilere doğru giriyoruz.

Bu bölgelerde patikaların ardından geniş alanlara çıkıyor
sonra tekrar patikalara giriyoruz.

Yeniden patikadayız.

Patika oldukça belirgin ve tek kişilik

Alakilise henüz ortalarda gözükmüyor.

Güneşin de ilk gün gibi bizi eritmediğini belirtmek lazım.

Alakilise karşımızda görünen tepenin eteklerinde.

Ancak daha yolumuz çok.
Çevrede taraçalar da göze çarpıyor.

Bir patikaya daha giriyoruz yeniden.

Dar patikadan ilerliyoruz. Yerlerde işaretleri görebiliyoruz.

Geniş bir düzlüğe daha ulaşıyoruz

Bu düzlükten başka bir patikaya daha giriyoruz.

Saat 09:45'de yeniden vadi tabanına doğru iniyoruz. İndiğimiz noktada sağ tarafta bir orman yolu göze çarpıyor ancak yol işaretleri bizi orman içerisi yerine vadi tabanından karşı cephesindeki açıklığa doğru yürütüyor ve tabandan yukarıdaki açıklığa çıkar çıkmaz Alakilise'yi görmeye başlıyoruz.

Yaklaşık 100 metre sonra St. Gabriel yani, Alakilise'nin avlusuna saat 09:50'de ulaşıyoruz. Alakilise deniz seviyesinden 800 metre yükseklikte yıllara meydan okumaya çalışan etkileyici bir yapı. 2012 yılının Nisan ayı sonlarında buralara Likya Yolu'nun Finike-Demre parkurlarını (link) yürüdüğümüzde gelmiştik. Güncelerde zaman zaman yazıyoruz, insan doğada, evinden uzaklarda, dağ bayır yürürken kendine soruyor "bir daha buralara tekrar gelmek kısmet olur mu?" diye. O an cevap veremiyor. "evet" dese bile kendine inanmıyor. Son 2 senede bu bölgelere ikinci gelişimiz oluyor. Teke Yarımadası'nın çekim gücü bir başka.


GPSe baktığımızda Alakilise'ye yaklaştığımızı anlıyoruz.

Vadi tabanından oldukça yükseldik ama
bunlar Alakilise için son adımlar

Alakilise'nin bulunduğu geniş düzlük solumuzda.
En arkadaki tepe Likya Yolu üzerindeki Kırkmerdiven.

Vadi tabanının yukarısından yürüdüğümüz patika bizi yolun sonunda tabana geri indiriyor ve soldaki düzle doğru ilerliyoruz.
Sağdaki yola girmiyoruz. 

Düzlüğe doğru çıkıyoruz. İşaretler "r" şeklinde kayanın üzerinde.

Vadi tabanı ve Alakilise düzlüğüne çıkış.

Alakilise'ye adım adım.
St.Nicholas Tabelası da karşımızda görülüyor.

Taşların üzerinden atlaya atlaya kiliseye doğru ilerliyoruz.
2 sene sonra yeniden buradayız.

Basılan her taş aslında bir kalıntı.
Her yanımız kiliseden kalan kalıntılarla dolu.

Alakilise ve çevresini yeniden incelemeye başlıyoruz. Bu arada kilise etrafında St.Nicholas tabelasını da görüyoruz. 9. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilen, Alakilise ısrarla ayakta duruyor. Umarız da öyle kalır. Bu bölgeleri sadece sahil kesimi olarak görmemek lazım aslında. St.Nicholas güncesinde neredeyse her 5-10 km.de bir bir tarih ile karşılaştık. Finike, Demre, Kekova ve Kaş'tan içerilere doğru yani dağlık kesimlere doğru girdikçe oldukça etkileyici bir tarih ile karşılaşıyorsunuz.

Alakilise'deki sarnıç hala kullanımda. Su da var gibi gözüküyor. Ancak aynı cevabı tekrar verelim, temizliğinden emin değiliz. İçildiğini duyup Likya Yolu güncesinde belirtmiştik.


Alakilise'de incelemelerimiz devam ediyor.

Alakilise sarnıcının tam üzerindeyiz.

Alakilise gerçekten çok etkileyici duruyor.
Ancak kaç sene daha bu halde durur orası meçhul.

Yıkıntıların arasında geziniyoruz.

Her yer kalıntılarla dolu.
Kemerli alan kilisenin giriş bölgesi gibi duruyor

Alakilise'nin bol süslemeli sütun başlıkları

Alakilise'nin başka bir sarnıcı.
Biz içmedik ama bazı yürüyenler bu suyun içilebildiğini yazıyor. 

Dikkat edilirse sabah yürüyüşe saat 6'da Belören'den başladık. Turant'a çıktık, Dereköy'e indik ve Alakilise'ye ulaştık. Saat 10:00 oldu. Kahvaltı saatimiz geldi. 5 yıldızlı otellerdeki gibi anlamını çözebilmenin zor olduğu "geç kahvaltı" saatimiz geldi. Menü belli. Ton balığı. Zaten sırtımızda yemek ağırlıklarını iyice azalttık. Akşama Beymelek'teyiz.

Yaklaşık 45 dakika kadar ulu bir Pynar ağacı gölgesinde kahvaltımızı yapıyoruz. Gölgesi o kadar güzel esiyor ki insanın uykusu geliyor. Canımız matları serip böyle uzun uzun uyumak istiyor.

Bu arada etrafta keçiler de geziniyor. Önce bizi farketmeyen ama ses çıkartınca dönüp "kimdir bu manyaklar" dermişçesine bizi uzun uzun süzüyorlar. Her ne kadar otçul olsalar da bu kadar kuraklıkta yiyecek, içecek bulabiliyorlar ya gerçekten müthiş birşey.


Pynar ağacı altında öğle yemeği molası.

Biz ağacın altına yerleştikten sonra Alakilise'nin sakinleri
ortalığa çıkmaya başlıyor.

Çevre sakinleri etrafa dağılıyor.

Pynar ağacı altında Alakilise manzarası.

Yemek sonrası Alakilise'yi biraz daha gezeceğiz.

Yeniden yıkıntıların arasında geziniyoruz.

Kubbeli bir yapı daha gözümüze çarpıyor.

Fazla zaman kaybetmeden 10:40'da yola koyuluyoruz. Son bir kez daha Alakilise ve çevresini gezindikten sonra kiliseye sırtımızı vererek, yukarıdan yani Kırkmerdiven'den gelen Likya Yolu'nun ters önünde içerilere doğru (kuzeye) yürümeye devam ediyoruz. 


Keçilerin bayağı bozduğu patikalarda zaman zaman karşımıza çıkan kırmızı-beyaz Likya ve mavi-beyaz St. Nicholas yolu işaretlerini takip ederek yaklaşık 1 km. yürüyoruz ve yukarıdaki toprak orman yoluna çıkıyoruz. Burada amaç çevrede görünen yayla evleri ve keçi ağıllarının civarından geçerek araç yoluna çıkabilmek.

İçerilere doğru girdikçe yukarılarda 1500 metre yükseklikteki Kırkmerdiven'i görüyoruz. Uçurumun dibinde bir pynar ağacına yaslanarak çadır kurduğumuz geceyi hatırlıyoruz. her ne kadar geceleri birbirimizin horultularını dinlesek de buralarda yaşadığımız her gün güzel. Yalan değil.

Saat 10:55'te toprak yola çıkıyoruz ve yoldan yürümeye başlıyoruz. Bu toprak yol aynı zamanda çok kısa süren Likya Yolu ve St.Nicholas Yolu birlikteliğine de son veriyor. Likya Yolu soldan Kırkmerdiven'e doğru çıkarken, yol üzerindeki işaretler de bizi yol üzerinden kuzeye doğru sokuyor. Her yanımız işaretli yollar. Ne kadar güzel ve eğlenceli...


Alakilise arkamızda kaldı. Yukarıya doğru yürüyoruz.
Likya ve St.Nicholas Yolularının kesiştiği noktalardan biri.

Toprak yola çıkana dek yukarıya doğru yürümeye devam ediyoruz.
Sol üstte görülen tepe Likya Yolu'ndan bildiğimiz Kırkmerdiven.

Ortak yol işaretleri. (mavi-beyaz-kırmızı)

Toprak yol ve Alakilise arası Likya ve St. Nicholas ortak yolu 

İşte toprak yola tam burada çıkıyoruz. 

Likya Yolu'ndan ayrıldık. Likya sol tarafta patikaya saparak
Kırkmerdiven'e doğru giderken biz birkaç km. bu toprak
yoldan yürüyeceğiz.

Yollarda yine yalnız değiliz. Bekleyenimiz çok.

Alakilise'yi arkamızda bırakıp içerilere doğru ilerliyoruz. Yaklaşık 300 metre sonra bugünün en kuzey noktasına ulaşıyoruz. Burada brandalarla sızdırmazlık izolasyonu yapılmış kocaman bir yangın söndürme havuzu gözümüze çarpıyor. Havuz aslında Dereköy'den Alakilise'ye yürüdüğümüz vadinin üzerinde kurulmuş. Yani bu vadiye inecek yağmur suları aslında kesilerek yangına müdahele için toplanıyor. Buradalarda çıkabilecek olası büyük bir yangına yeterli olur mu tartışılır.

Burada tam bir "U" dönüşü yaparak kabaca yönümüzü yeniden güneye çevireceğiz ve 1400 metrelik Kabaçukur ve Kırgeriş tepelerinin eteklerinden Günağı'na doğru bir süre yükselerek yürüyeceğiz.

"U" dönüşü yaptıktan sonra yol bu bölgede ikiye ayrılıyor. Biz en soldaki daha da yukarılara çıkan orman yolundan yürüyoruz. Dikkatli bakılırsa işaretler de gözüküyor zaten. Sağdaki havuzun dibinden giden yola girmiyoruz. Uzun sayılabilecek 2 km.lik çıkışımızı bu orman yolundan yapacağız.


Toprak yol sağa doğru kıvrılıyor.

Çevre sakinlerinin şaşkın bakışları arasında ilerliyoruz.

Geniş bir yangın söndürme amaçlı kullanılan
bir su havuzuna ulaşıyoruz. 

En soldaki toprak yoldan devam ederek çıkışa başlıyoruz.
Havuzun kenarındaki yoldan yürümüyoruz. 

Çıkışa başladık. Su toplama havuzu ve arı kovanları
aşağıdaki yol üzerinde kaldı.

Toprak orman yolundan çıkışımız devam ediyor.

Orman yolundan çıkış başlıyor. Kısa sürede yaptığımız iki "U" dönüşünün ardından çam ağaçları arasından devam eden orman yolu üzerinden çıkışa devam ediyoruz. Son U dönüşünde düz gitmeyip U dönüşü yapıyoruz. İşaretler yol kenarında görülebiliyor. Arkamıza dönüp baktığımızda arkamızda Kırkmerdiven'in bulunduğu 1800 metrelik Goncatepeyi görüyoruz. 2 sene önce Likya Yolu'nda yürürken oralardan uzun bir iniş ile Alakilise'ye inmiştik. Bulunduğumuz noktadan çok yüksek görünüyor.

Patikalardan sonra orman yolunda yürümek iyi geliyor. Rutin dışına çıkmak farklı kasları da çalıştırdığından tüm vücudu çok rahatlatıyor.

Çıkıp yüksekliğimiz arttıkça sağ taraftaki uçurum arttıkça eğlence de başlıyor. Yol kenarındaki koca koca taşları aşağıya yuvarlıyoruz. Toz toprak bizim için büyük eğlence. Koca taşlar çam ağaçlarının gövdeleri arasından slalom yapıyor adeta. En son bunu Kaçkar'da yapmıştık. Kahkahalar içerisinde eğlenceye devam ediyoruz. toz kalktıkça taşlar aşağılara doğru parçalandıkça mutlu oluyoruz. Tabii aşağıda kimselerin olmadığından ve araç yolu olmadığından eminiz. Yoksa tatsız durumlar olabilir.


Çıkışa devam ediyoruz. Bu arada tam burada düz yürümüyor,
"U" dönüşü yapıyoruz. Yol üzerinde işaret görülebiliyor.
Dikkat etmek lazım.

Kırkmerdiven arkamızda kaldı.
Farklı bir yöne doğru yürüyoruz.

Çok dik değil ama yükselerek yola devam ediyoruz.

Sağımızda derin ve uzun bir eğim oluşmaya başladı

Orman yolunun yakın zamanda açıldığı yol
kenarındaki taşlardan belli oluyor.

Hava parçalı bulutlu dolayısıyla yürümek de rahat.
Yaz güneşi olsa buralarda da muhtemelen erirdik.

Alakilise aşağıdaki düzlükte.
Karşı tepenin arkası da Zeytin.

Alakilise kalıntıları.

Alakilise buradan da çok etkileyici gözüküyor.

Taş yuvarlamaca oyunu oynuyoruz.

Bu arada yükseldikçe dağların çevrelediği geniş bir vadi çanağının ortasında Alakilise'nin aşağılarda küçücük kaldığını görüyoruz. 

Bu arada karşımıza yeniden taş ocağı kalıntıları çıkıyor. Düzgün kesilmiş taşlar terkedilip bırakılmış. Dağı traşlamışlar adeta. Çok yazık. Zaten bu bölgede öyle bir katliam olmuş ki buraya varmadan önce kahverengi ve yeşil tonlu olan orman yolu bir anda kireç rengine bürünüveriyor.

Terk edilmiş taş ocağının ardından çıkış biraz daha hafifliyor ve seyir terası gibi iki çam ağacının gölgelediği bir düzlüğe geliyoruz. Harika bir manzara var. Güzel bir esinti var. Taş ocağından kopartılıp gelen dümdüz bir taş adeta üzerine oturtturuyor. Kısa bir dinlenme ve seyir terasından manzarayı seyretmemizin ardından orman yolundan çıkışımızın son adımlarını tamamlıyoruz.


Çıkışımız devam ediyor.

Bir taş ocağına daha ulaşıyoruz. Tam bir doğa katliamı.
Mehmet de bayır aşağı taş yuvarlama derdinde. 



Harika manzaralı terasımız. Taş da dümdüz. Kampa da uygun.

Güzel de bir esinti var buralarda.


Teras manzarası. Yürüyerek geldiğimiz Turant yönüne doğru
bakıyoruz. Sağ tarafta görünen yol Zeytin'e doğru gidiyor.

Yaklaşık 5 dakika sonra bizi Günağı'na götürecek patikaya saat 11:30'da giriyoruz. Bizi patikaya sokan işaretler hatta patika da oldukça belirgin ve yol kadar geniş. Bu noktayı kaçırmamak çok önemli. Taş ocaklarını ve seyir terasını geçtikten sonra işaretlere çok dikkat etmek lazım. Bu civarlar bugünün en yüksek noktaları. Deniz seviyesinden yaklaşık 1020 metre yükseklikteyiz. Bundan sonra Beymelek'e kadar inişler başlıyor.

Kabaçukur ve Kırgeriş tepelerinin eteklerinden Beymelek inişimiz başlıyor. Günağı'na kadar genelde orman içi patikalardan 4-5 km.lik bir yürüyüş yapacağız. Patikalar çok da zor değil. Hatta hava da bulutlandı ama orman içerisinde olduğumuzdan güneşle çok derdimiz yok.


Taş ocağını arkamızda bıraktık.
Orman yolundan çıkışımız devam ediyor.

Seyir terası ve taş ocağından 5-10 dak. sonra
orman yolundan sağa patikaya girme zamanı.
Sol tarafta işaret ve patika belirgin ama dikkat etmek lazım.

Patikaya giriyoruz. Yerde işaretler görülebiliyor.

Geniş ve ferah bir patikadan yürüyoruz.

Kabaçukur ve Kırgeriş dağlarının eteklerinden
orman içi yürüyüşümüze başladık. 

Yürürken eski duvar kalıntıları da karşımıza çıkıyor. Günağı'nda kalıntılar olduğunu düşünürsek ve buralara yakın tarihte yerleşim olmadığını düşünürsek tüm gördüğümüz kalıntıların tarihi olduğunu söylemek mümkün. Zaman zaman açıklıklara da çıksak ve işaret açısından ortalık karışsa da işaretler oldukça belirgin. Yine de orman içi olduğundan işaretleri takip ederken dikkatli olmakta fayda var çünkü bazı noktalarda devrilmiş ağaçlar, çalılıklar kafa karıştırabiliyor.

Zaman zaman açık düzlüklere çıkarak 1400 m.'lik Kabaçukur'un arka cephesindeki Günağı'na doğru ilerliyoruz. Zaman zaman çoban kulübeleri ve ağıllar karşımıza çıkıyor. Geniş düzlüklerde işaretlere dikkat etmeye çalışıyoruz ama patika bir çok yerde belirgin ve işaretler sık.

Zaman zaman daralan, eğimli patikalara girsek de bu patikalar bizi hep geniş alanlara çıkartıyor veya ferah orman yollarına sokuyor. Aslında dün yürüdüğümüz Devekuyusu/Zeytin arasındaki patikaları andırıyor. Hatta bazı bölgelerinde adeta deja-vu oluyoruz.

Orman içerisinde kısa süren hafif inişlerin ardından kupkuru bir dere yatağından geçiyoruz. Buraya dere yatağı demek belki de yanlış zira sadece seller ve fırtınalar olduğunda aktığı aşikar. Ancak doğal sebeplerle yıkılan çok sayıda irili ufaklı ağacın bu çukurlarda toplandığını görünce buralarda da çok zaman yoğun yağışın olduğunu anlayabiliyoruz. Antalya'nın yazı ne kadar sıcaksa yağışları da mevsiminde bir o kadar fazla. Hele son yıllarda sel ve fırtına çok sık oluyor buralarda.


Bu güzel orman patikasından yürüdükçe bazı
kalıntılar da görebiliyoruz.

İğne yapraklarla kaplı halı gibi patika yerini
daha taşlık bir orman yoluna bırakıyor ama işaretler belirgin.

Patikadan ilerlerken yayla
yerleşimlerinden de geçiyoruz.

İşaretlerin bol olduğu geniş düzlükler bizi karşılıyor.

Zaman zaman ağaç gölgelerinden geçiyoruz ama
hava parçalı bulutlu olduğundan gölge çok etkilemiyor.

Her ne kadar patika yok gibi görünse de
işaretler var ve patika seçilebiliyor.

Geniş alandan dar bir patikaya giriyoruz.

Taşlı ve dar patika bizi aşağıdaki dere yatağına doğru indiriyor.

Dere yatağına doğru iniyoruz.
Yerlerde işaretler görülebiliyor.

St.Nicholas üzerinde hiç işaret sıkıntımız olmadı desek yeridir.

Dere yatağına doğru iniyoruz.

Dere yatağından geçiyoruz. Deresi yok tabii.

Dere yatağı geçiş işlemi tamam karşı taraftan ilerliyoruz.

Dere yatağından sonra bir yamaca doğru
yeniden tırmanışa başladık.

Dere yatağını geçtikten sonra yaklaşık 15 dakika yolu dar ama çevresi geniş bir yamaçtan yürüyoruz. Yavaş yavaş da alçaldığımızın farkındayız.

İşaret bakımından sorun olmayan bu patikalardan yürüdükten sonra keçi ağıllarının olduğu geniş bir açıklıklara çıkıyoruz. Geniş açıklık olmasına rağmen patika belirgin ve işaretler mevcut.

Geniş açıklık olmasına rağmen çam ormanı içerisindeyiz. Etrafta tek ses adımlarımız.

Kabaçukur'un eteklerinden diğer cephesine doğru geçiyoruz. Her ne kadar coğrafya çok benzese de ayaklarımız bizi yine bilinmeyenlere doğru götürüyor. Keşifler yürüyünce daha güzel...


Yamaçtan ilerlemeye başladık.

Patika düz hale geldi. Günağı'na yaklaşıyoruz.

Zaman zaman önümüze sandal ağaçları da çıkıyor.

Patika zaman zaman taşlı ama yürümesi eğlenceli.

Geniş bir alana daha ulaşıyoruz.
Çevrede keçi ağılları göze çarpıyor.

Geniş açıklıktan geçerek yeni bir patikaya giriyoruz.
Ne olursa olsun yürüdüğümüz yerler
şekil itibariyle birbirine çok benzerlik gösteriyor.
Dar patikalar, açıklıklar ve tekrar dar patikalar

Üç gün yürüyüşün ardından yorgunluk var gibi.
Ancak buralarda 3 gün yürümek Likya'nın
bazı parkurlarını yürümekten çok daha farklı.
Biraz daha efor gerektiriyor.

Ortalık yeniden ferahlıyor ve biz Kabaçukur'un
arka cephesine doğru geçiyoruz.

Çam ağaçları arasından yürüdükçe GPS üzerinde işaretli Günağı kilisesine yaklaştığımızı fark ediyoruz. Dün akşam Beymelek Taş Evler'den Osman Bey ile yaptığımız konuşmada Günağı'da çoban Reşit Coşkun'un olduğunu ihtiyacımız olursa onu bulabileceğimizi söylemişti. Bu aklımızda ama yanımızda yemek ve su var. Zaten Taşevler'e Günağı'ndan sonra tahminen 3-4 saat yolumuz kalıyor. Yine de Günağı parkuru üzerinde çoban Reşit'in acil ihtiyaçlarınıza yardımcı olabileceğini de burada tekrar belirtmiş olalım (541-536 69 21). Reşit'in sürekli yaylada olacak diye bir durum yok ama yürüyeceklerin aklında bulunmasında fayda var.

Ortalık o kadar sessiz ve huzurlu ki Günağı'na varmadan sessizliği dinleyip mola vermek istiyoruz ve yürüyüş rotamız üzerinde molayı verip 15-20 dak. dinleniyoruz.

Hava kapalı olsa da çok terledik. Üzerimizdeki t-shirtler çıkıyor ve mola sırasında boş boş oturuyoruz. Yerdeki çalılarla oynuyoruz, sağdan soldan bulduğumuz tahta parçalarını oraya buraya fırlatıp belirlediğimiz hedefleri vurmaya çalışıyoruz. Bomboş, kafamızı dağıtan hareketler.

Tabii oturmak bize pek yaramıyor. Bir süre sonra devrelerimiz yanıyor ve cıvıtıyoruz. Kayaların üzerine çıkıyor, oradan buraya sekmeye başlıyoruz. Belli ki şarj olmuşuz. Yola koyulmak lazım. Oturup elimize birşeyler geçtikçe birbirimize zarar veriyoruz.


Geniş açıklık bizi hafifçe indirerek Günağı'na doğru ilerletiyor.
Yerlerde işaretler var.

Günağı'na 5 dakika kala eğlencesi bol bir mola veriyoruz.
Molanın başı

Cıvıtmadan önceki son fotoğrafımız.

Cıvıtma esnasında. Bu en sakini. Daha arşivde neler var neler...
Belki ileride birbirimize şantaj amaçlı kullanırız.

Mola bitti. Günağı'na doğru adım adım...

Geniş açıklıkta bir geniş yay çizdikten sonra
yeniden patikaya giriyoruz.

Geniş bir yay çizerek geçtiğimiz açık bölge.
Sol taraftan bu alana çıkıp geldik. 

Geniş açıklıktan sonra bizi Günağı'na çıkartacak patikaya giriyoruz.

Günağı'na doğru yola koyuluyoruz. Hafif bir yay çizerek yürüyoruz ve geniş alandan patikaya girmemizin ardından yaklaşık 5 dakikalık bir yürüyüşle Günağı'nın kalıntılarına saat 12:45'te ulaşıyoruz. 

Kalıntıları tam tepeden gördüğümüz noktadan yol soldan devam ediyor. Hatta tam kalıntılara çıktığımız noktada bugün yalak olarak kullanlan bir dibek taşı ve sarnıç var. Bu noktadan sola doğru yürüdüğünüzde bir yay çizerek yola devam ediyorsunuz.

Yürümeden önce etrafı incelemeye karar veriyoruz çünkü bulunduğumuz bölgede çok sayıda kalıntı var. Hatta bu bölgede o kadar yoğun ki baktığımız her noktada bir kalıntı görebiliyoruz. Anlaşılan o ki burada da bir kilise ve yerleşim kalıntısı var. Çok sayıda kolon ve yivli taşlar ortalığa saçılmış durumda.

Geç dönem Roma veya erken dönem Bizans döneminde kurulduğu düşünülen Günağı sadece bu manzara ile kalmıyor aslında. Çevrede kiliselerin yanında çok sayıda yerleşim ve 10'dan fazla sarnıç bulunmuştur. Özellikle bu bölgede bulunan ve 6.yy'dan kaldığı tahmin edilen kilisede en dikkat çeken özellik kilisedeki detayların işlemeleridir. Oyma taşların yanısıra desenli yivler, üzüm salkımları ve Malta haçı göze çarpmaktadır. Hatta kalıntıların üzerindeki yazılardan "Nikolaos duası..." yazısı okunur.


Günağı'na doğru dev çam ağaçları gövdelerinin
yanından adım adım ilerliyoruz.

Günağı'na ulaşıyoruz. Her yer kalıntı. Orman'ın derinliklerinde böyle
yerleri bir anda karşınızda görmek insanı çok etkiliyor.

Kalıntılar yıllar içerisinde derinlere doğru
gömülüp kaybolup gidiyorlar.

Buralarda çok sayıda ve birbirinden farklı yapılar olduğu belli oluyor. 

Çevreyi incelemeye devam ediyoruz.

Yeniden patikaya girip yolumuza
devam etmek durumundayız.

Tarihsel bilgilerin ardından yola devam etmek durumundayız. Etrafta gezindikten sonra yeniden yukarıda ilk gördüğümüz sarnıca geri çıkıyoruz ve sola doğru devam eden patikadan yürümeye devam ediyoruz. kalıntıların olduğu bölge bir çanak aslında. Biz o çanağın solundan yürüyerek bu bölgeyi arkamızda bırakıyoruz. Hatta başta işaretin görülemeyeceğini düşünerek de birkaç baba dikiveriyoruz patika üzerine.

Yaklaşık 5 dakikalık bir yürüyüşün ardından Kabaçukur'un yamacına çıkıyoruz. Şimdi manzara çok daha geniş. Hatta karşımızda 2 sene önce yürüdüğümüz Finike-Demre Likya Yolu parkurunun dağları dikiliyor. İncegeriş, Domuzkafa ve Karlıöz tepeleri. Yıllar geçip coğrafyaya alıştıkça Likya'nın dağlarını arşınlar hale geldik.


Sağdaki ağaç yukarıdaki fotoğrafta da görülüyordu.
Patika bu ağacın solundan devam ediyor. Mehmet baba dikiyor.
Kalıntıları görüp buraya geri çıkmanız gerekiyor.

Günağı'ndan çıkarken işaret göremeyip baba diktik
ama az ileride işaretleri yeniden görüyoruz.

Kabaçukur'un diğer cephesine geçip
geniş bir açıklığa doğru çıkıyoruz.

Günağı Yaylasına doğru iniyoruz. Karşımızdaki puslu tepeler
Likya Yolu'nun Finike-Demre parkurlarının bulunduğu
İncegeriş, Domuzkafa ve Karlıöz tepeleri

İşaretlerin görülebildiği belirgin bir patikadan yürüyoruz.

Kabaçukur'un doğu yamacından yaylaya doğru ilerliyoruz.

Çevrede bu türlü kırmızı meyvalı
ağaçlar gözümüze çarpıyor. 

Biraz daha yakından bakalım ama yemeyelim.
Huyunu suyunu bilmiyoruz.

Kabaçukur'un yamacından devam eden 10 dakikalık yürüyüşün ardından muhtemelen Reşit'in konakladığı yayla evine ve Günağı yol tabelasına ulaşıyoruz. Saat 13:10 ve Beymelek'e akşamüzeri varacağız gibi görünüyor.

Reşit ortalarda görünmüyor. Keçiler de yok. Yaklaşık 1 km. ilerideki Yılanbaşı mevkiinde olması kuvvetle muhtemel. Kendisine ihtiyacımız yok ama en azından bir merhaba diyebiliriz diye düşünüyorduk.

Tabela üzerindeki mesafeleri inceledikten sonra bizi aşağılara doğru indirmeye başlayacak bir patikaya giriyoruz. Aslında kilise kalıntılarına gelmeden kabaca kuzeye dönen yürüyüş yönümüz bu bölgede Kabaçukur'un eteklerinden ayrılarak karşı dağların yamaçları olacak. Bir başka deyişle yeniden güneye doğru yöneliyoruz.


Tekrar hatırlatalım. İşaretler oldukça belirgin.

Yaylaya doğru inişimiz devam ediyor.

Günağı yaylasına ulaşıyoruz.
Çok ileride de St. Nicholas tabelası görülebiliyor.

Likya Yolu'nun bulunduğu Domuzkafa, İncegeriş ve Karlıöz'e
bir kez daha bakalım.

Günağı tabelasının yanına ulaştık.
Mesafeler doğru sayılabilir.

Tabelanın sağındaki patikadan yürümeye devam ediyoruz.
Bu arada St.Nicholas tabelalarının elden geçmesi gerektiğini, Likya Yolu gibi daha kalıcı yapılması gerektiğini bir kez daha hatırlatalım.

Patikadan hafifçe aşağıya inerek yürüyoruz.
Yerlerde işaretler görülüyor.

Patika bize geniş bir yay çizdirerek yeniden orman içerisine sokuyor. Hatta çam ağaçları arasında öyle bir bölgeye geliyoruz ki işaretler bizi çok aşağıda görünen vadi tabanına dümdüz indiriyor. Başta inanmasak da aşağılara baktıkça işaretleri bir bir görüyoruz. Tabii dümdüz inmektense zigzaglar çizmemiz gerekiyor. Burada batonların faydasnı bir kez daha görüyoruz. Yürüyüş sırasında büyük emniyet sağlıyorlar ve tüm ağırlığın ayaklarımıza binmesini azaltıyorlar. Bu arada tek baton da değil. İki baton her zaman tercih sebebi olmalı. İyi bir ayakkabı kadar yürüyüşlerde baton da olması çok önemli. Şaka değil, "hayat kurtarır".

Vadi tabanına doğru oldukça dik inişin ardından Kabaçukur resmen arkamızda kalıyor ve kilise ve yerleşim kalıntılarının bulunduğu Yılanbaşı'nın bulunduğu tepeye doğru tırmanmaya başlıyoruz. Kabaca Yılanbaşı bu tepenin en ucunda yer alıyor ve 750-800 metre kadar uzağımızda. Hedefleri biri bir aşıyoruz.


Kısa bir süre sonra "U" dönüşü yaparak
yönümüzü Yılanbaşı'na çeviriyoruz.

Hafif bir inişle yürüyüşe devam ediyoruz.

Bu noktada işaretler bizi bayır aşağı dimdik indiriyor.
Mehmet'ten bu noktada bir uyarı "Baton önemli"

Aşağıdaki vadi tabanına dümdüz inmek çok zor.
Zigzaglar çizerek iniyoruz. Aksi takdirde koşar adım iniliyor.

Vadi tabanına ulaşıyoruz. Az sonra Yılanbaşı'nın bulunduğu
tepeye geçerek yürümeye devam edeceğiz.

Kısa bir süre dik bir patikadan çıktıktan sonra yeniden harika bir orman yoluna giriyoruz. Sağ tarafımız dikçe bir uçurum sol tarafımız yamaç ama patika yürümek için oldukça geniş. Patika "hiç bitmesin" diyerek konuşmadan ilerliyoruz. Sadece ayak seslerimizin çıkardıkları hışırtılar bize yol arkadaşı olarak eşlik ediyor.

Her güzelliğin bir sonu var tabii. Yine de bu güzel yolun ardından yeniden hafif bir çıkış ile dar bir patikaya giriyoruz ancak bu patika bizi bu sefer sağ tarafımızda kalan Kabaçukur ve Günağı manzarasına çıkartıyor. Hatta daha da güzeli Turant Dağı'nı saymazsak yürüyüşe başladıktan 3 gün sonra ilk defa deniz manzarası ile karşılaşıyoruz. Limitsiz seralar eşliğinde denizi görmek ikimizi de çok mutlu ediyor.


Karşı yamaca doğru çıkışımız başlıyor.
Fakat bu dik çıkış çok uzun sürmeyecek

Çıkışımız daha sakin çıkışla, rahat bir patikadan devam ediyor.

Bizi en çok mutlu eden patikalardan biri.
Sadece adımlarımızın seslerini duyuyoruz.

Patika burada da belirgin ve işaretler görülebiliyor.

Dik sayılabilecek bir sırttan ilerlemeye devam ediyoruz.
Patika tek kişilik. Yürürken bile sırtın eğimini farkedebiliyoruz.

Yeniden kısa süreli bir çıkış daha yapıyoruz. Doğaya
ayak uydurduğumuzdan bu tür eğimler uzun
olmadıkça tempomuzu etkilemiyor artık.

Yaklaşık yarım saat önce yürüdüğümüz Kabaçukur sırtları.
Bu kadar uçurum kenarında yürümedik tabii.

Çıkışımıza devam ediyoruz.

İşte 3 gün sonra ilk deniz ve Demre manzaramız.
Aşağıdaki daha alçak, seraların hemen dibindeki tepe Myra.
Kekova tarafına doğru doğuya doğru bakıyoruz.

Yılanbaşı mevkiinden Turant'a doğru bakıyoruz.
Kuş uçuşu mesafe kısa ama biz vadilerden
geçerek geldiğimiz için bayağı yol yürüdük.

Tahminen 5 dakikalık manzaralı bir tırmanışın ardından Yılanbaşı'nın ilk kalıntılarına ulaşıyoruz. Tabii ki bu kalıntılar lahitler. Etrafta daha başkalarını da görebiliyoruz. Manzaramızı bu bölgede kapatan bodur ağaçların arasından yürürken "acaba Yılanbaşı tam neresi?" diye birbirimize sorduğumuz sırada Yılanbaşı kilisesi ve St.Nicholas tabelası karşımıza çıkıveriyor. 

Saat 13:40 ve Yılanbaşı'na ulaştık. Kalenin bulunduğu bölgeye giderek çantalarımızı çıkartıyoruz ve tepenin tam ucunda bulunan kale kalıntısının tepesine çıktığımızda önümüzde alabildiğine uzanan Beymelek ve Demre manzarası ile karşılaşıyoruz. Dağlardan deniz manzarasını seyretmek bambaşka birşey. Hava hafif puslu ama harika bir panaromik manzara var.

Deniz seviyesinden yaklaşık 790 metre yükseklikte bulunan Yılanbaşı'nda da her yerde kalıntılar gözümüze çarpıyor.  Hatta molamızdan sonra yanından geçeceğimiz bir kilise de burada mevcut. Burada bulunan kalıntılarda okunabilen bir kitabede Myra'lı bir çifte ait lahit de bulunmakta.


Yılanbaşı'na doğru adım adım ileriliyoruz.

Tırmanışımızın ardından Yılanbaşı'na doğru
kısa bir inişe başlıyoruz. İlk kalıntılar da karşımıza çıkıyor.

Yılanbaşı

Yılanbaşı'ndan Beymelek manzarası.

Muhtemelen kale kalıntısının tepesine çıkarak
etrafı gözetliyoruz. Artık son hedef Beymelek.
Doğa içerisindeyken insan idrak edemiyor
ama yürüyüşün biteceğini fark edince fena oluyor. 

Yerleşime ve sona yaklaşınca dünya dertlerini de düşünmeye
başlıyor insan. Gerçekten çok acı.

Kalenin tepesinden ineceğimiz sırtı ve hemen
aşağıdaki kalıntıları inceliyoruz.

Meşhur mavi yengecin yetiştiği Beymelek lagünü.
Burası doğal yaşam anlamında oldukça zengin bir göl.

Güneşten sararmış, yaz yorgunu bitkiler.

Yılanbaşı kalıntıları. Bunlar sadece etrafta kolaylıkla görülebilen kısım.

Yılanbaşı'nda kısa bir inceleme, gezi gözlem yapıyoruz.

Yaklaşık 20 dakikalık kısa bir soluklanma molasının ardından yola saat 14:00'te devam ediyoruz ve Beymelek'e bolca zigzaglar çizerek yapacağımız dik sayılabilecek inişimiz başlıyor. Hatta bu iniş sırasında aklımıza Likya Yolu üzerindeki Gavurağılı inişi aklımıza geliyor. Bu iniş Gavurağılı'na göre biraz daha uzun. Ne olursa olsun manzara inişin zorluğunu unutturuyor.

Yılanbaşı'nda Reşit'i görüp tanışamasak da keçileri ile karşılaşıyoruz. Yılanbaşı çıkışında çok sayıda kapaksız kutu gibi mezarlar, gömülü kalmış lahitler ve 
keçilerin su ihtiyaçlarının giderilmesi için halen aktif olarak kullanılan, çevresinde eski bir yalağın da olduğu (aslında dibek demek lazım) ve temizliğinden her zamanki gibi emin olamadığımız bir sarnıç ile karşılaşıyoruz. Likya'nın dağlarında sarnıç görmeye alıştık. Bu bölgenin olmazsa olmazı. Su depolamadan bu coğrafyada yaşamak imkansız.


Yılanbaşı'nın bulunduğu alan. Yola çıkış zamanı.

Toprak altında kalmış lahitler ve sarnıç. Buralarda sarnıç için kuyu
nasıl açılabilir hayal edebilmek çok güç. Medeniyetler yaşamlarını
sürdürebilmek için ellerinden gelen herşey yapmışlar zamanında.

Aşağıda da kalıntılar gözümüze çarpıyor.

Yılanbaşı'nda bulunan sarnıç bugün Reşit'in keçilerine su sağlıyor.

Kalıntılar arasından yürümeye başlıyoruz.

Adasoğanları Yılanbaşı'ndan uğruluyor bizi.
Dünya küçük bir gün belki tekrar geliriz.
Bunu bu gezide daha iyi anladık.

Lahitler talan edilmiş ama halen ayaktalar.

Yılabşaı sırtından Beymelek tepeleindeki Örenbaşı'na
doğru inişimiz zigzaglar çizerek başlıyor.

İşaretleri 5 dakika kadar takip edip, sarnıcı da gerimizde bıraktıktan sonra oldukça geniş bir yamaca çıkıyoruz. Bu yamaç indikçe daha ağaçların ve çalıların azaldığı taşlık bir alana dönüşecek. Likya Yolu/Bel taraflarında Gavurağılı inişi yapmış olanlar ne demek istediğimizi anlayacaklardır.

Yaklaşık 3 km. kadar yapacağımız bu iniş bir süre sonra yorucu bir hal alıyor. İnişte tempoyu da batonlarla ayarlamak zorunda olduğumuzdan bu durumu kontrol edebilmek bile bir efor sarfettiriyor. İşaretler bu bölgede belirgin zaten GPS'e göre zigzaglar çizerek dümdüz iniyoruz gibi gözüküyor. İşaretler belli olmasa bile aşağılara indikçe patika da belirginleşiyor. Tabii aşağılara doğru ilerledikçe Beymelek'e doğru indiğimizi anlayabiliyoruz.

Bu geniş sırtta eğim zaman zaman dikleşse de zigzaglarla bu eğimi hafifletmeye çalışıyoruz. Bu arada iniş sırasında mavi-beyaz işaretlerin yanında yine aynı güzergah üzerinde kırmızı-beyaz işaretleri görebiliyoruz. Ancak bunlar Likya Yolu ile alakalı değil. Muhtemelen daha St.Nicholas Yolu resmiyet kazanmadan önce Yılanbaşı tarafına çıkacaklara yol göstermeye yarayan işaretler. Zaten çoğunun üzerine mavi nokta konmuş.

Keçiler yürüyüşümüzü şenlendiriyor adeta. 3 günlük doğanın içerisinde yaptığımız yürüyüş sonrasında adeta bizi uğurluyor gibiler. Bu arada çarşak olan bölgelerde hem inip hem de kaymamaya çalışmak da ayrı bir efor sarfettiriyor.

İndikçe çevrede adasoğanlarını görmemizin yanında, etraftaki keskin kekik kokusunu almamak mümkün değil. Yolumuzun üzerinde gördüğümüz kekikleri de toplamaya başlıyoruz bir yandan. Likya Yolu üzerinde yaptığımız yürüyüşlerde çok farklı türden kekik çeşitleri ile karşılaştık. Kekik diyerek geçmemek lazım. Farklı bölgelerde yetişen kekiklerin kokusu, keskinliği ve tadı farklı oluyor.


Başlangıçta iniş oldukça dik ve zorlu.
Beymelek'e kadar yol böyleyse yandık demektir.

Zigzaglarla iniyoruz. Daha deniz seviyesinden
750 metre yüksekteyiz. İnişimiz çok.

Yürüdükçe patikayı da görüyoruz. Zaten işaretler de belirgin. 

Taşlar oldukça büyük adımlarımıza dikkat etmemiz gerekiyor.
Zigzag çizmeye devam ediyoruz.

Zaman zaman sadece mavi veya kırmızı işaret de görebilmek
mümkün. Bunlar da işaretler ama eski versiyon işaretler.
gavurağılı inişine benziyor buraları.

St.Nicholas Yolu'nun küçükleri bizi uğurluyor

Başlangıçta dar olan patika indikçe biraz daha genişliyor.

Zaman zaman patikayı kaçırsak da işaretleri çevrede görebiliyoruz.

Her yer kekik kokuyor. İşi gücü bırakıp kekik toplamaya başlıyoruz.

Patika aşağıya doğru hafif bir eğimle devam ediyor.

Örenbaşı sırtlarından Demre manzarası

Beymelek Lagünü

Kekik kokusu aklımızı başımızdan aldı adeta.

Likya'nın demirbaşları.
Adasoğanı ve keçiler.

Saatlere baktığımızda henüz öğlen vakti ve aşağıya hemen inmemeye karar veriyoruz. Geniş kayaların bulunduğu ve eğimin de az olduğu bir noktada mola veriyoruz. Güneş bulutun arkasına girip çıkarken biz de kayaların üzerine serilip topladığımız kekiklerin tadına bakıyoruz ve boş boş uzanıyoruz.

Saat 15:00'de Beymelek'e kadar sürecek son etaba kaldığımız yarden devam ediyoruz. Bu arada işaretler bizi zigzag çizdirmekten vazgeçiyor ve yamaca paralel, çok hafif bir iniş ile düz yürütüyor. Zaman zaman işaretleri kaybetsek de etrafa biraz bakınınca mavi beyaz veya sadece mavi noktaları görebiliyoruz. Patikanın da belirgin olduğunu, bu noktadan her inişin bizi Beymelek'e indireceğini anlayabiliyoruz artık.

Yamaca paralel yaklaşık 500 metre kadar belirgin patika üzerinden ilerlerken işaretlerin 50 metre kadar daha aşağıda olduğunu farkederek işaretlere doğru iniyoruz ve bir 150-200 metre kadar daha yamaca paralel yürüyoruz. Bu arada aşağıda harika Beymelek lagünü ve Demre manzarasını da seyretmeden yola devam etmiyoruz tabii.


Uzun bir molanın ardından yamaçtan inişimiz devam ediyor.
Patikada işaretleri görebiliyoruz.
Bu yamacın en sonuna kadar yürüyeceğiz.

Örenbaşı'na doğru iniyoruz. Manzaramız çok güzel.
İzlemeden yola devam etmek ayıp olur. Mutlaka mola verin buralarda.

Adasoğanları.
Toprakta kocaman soğanları var.

Eğim azaldı

Demre ve Kekova manzarası.

Bu bölgede bizim de hatamızdan kaynaklı işaretleri kaybediyoruz.
Altuğ hemen sağ aşağıda taşın üzerinde gözüken kırmızı işareti görüp Mehmet'i çağırıyor. Bu işaretler çok daha önceden kalma ama yol gösteriyor. Sadece bu bölgede var.

Deniz seviyesinden halen 600 metre yükseklikteyiz ve Taşevler'in 100 metre seviyelerinde olduğunu biliyoruz. Bu yüzden daha inecek çok yolumuz var önümüzde.

Yamaca paralel ilerledikçe yamacın sonlarına doğru geldiğimiz farkediyoruz. Aşağılarda taş ocağı gibi geniş bembeyaz bir bölge gözümüze çarpıyor. Yamacın sonlarında da işaretler bizi yamaçtan dimdik indirerek eski ve halen aktif bir sarnıcın yanından geçirdikten sonra aşağıdaki toprak köy yolu ile buluşturuyor. Bu bölgeler kalıntıları görmemiş olsak da çevre halk tarafından Örenbaşı olarak biliniyor.

Saat 15:50 itibariyle toprak köy yoluna inmiş oluyoruz. verdiğimiz mola süresini bir kenara koyarsak Yılanbaşı'ndan buraya kadar yaptığımız 2-3 km.lik iniş yaklaşık 1.5 saat sürüyor. Manzara ve kekik toplamak harikaydı ama biraz dikkat ve özen gerektiren bir iniş.


İşaretleri bulduk yola devam ediyoruz.
Bu yamacın en sonuna kadar yürüyeceğiz.
Hangi yöne gideceğimizi bildiğimizden artık işaretleri
çok dert etmiyoruz çünkü yola da yaklaştık.

Örenbaşı mevkii.
Yola çıkma zamanı. Asıl ana yol biraz daha aşağıda

Sarnıcı inceliyoruz.

Son patika yürüyüşü.

Yola çıkıyoruz. Soldan devam edeceğiz.
Sağ taraf taş ocağına gidiyor. Yol da orada bitiyor zaten.

Köy yoluna çıktıktan sonra sola sapıp aşağıya inmeye başlıyoruz.


Toprak orman yolunda işaretler seyrekleşiyor ama bu yol bizi Beymelek'e kadar indirecek. Önümüzde başka patika kalmadı. Yola çıkıp sola doğru devam ederek (sağ taraf bir taş ocağına gidiyor ve yol bitiyor) aşağıya doğru inen köy yolundan tempolu bir yürüyüş yapmaya başlıyoruz. Çevre insanı ile vedalaşırken günler sonra yanımızdan araç da geçiyor. 

Yorgunluğun çökmeye başladığını yürüyüşümüzün son kilometrelerinde tepemize yeniden oturan güneş sayesinde anlıyoruz ama az kaldı. Zaman zaman yaptığımız adım sayma oyununu oynayarak toprak yoldan köy içi arnavut kaldırımlı yola çıkıyoruz. Bu arada oyunun kuralı şöyle: Herkes sıra sıra 500 adım sayıyor sonra sıra diğerinin 500'üne devrediliyor. İşte böyle amaçsız ama zaman geçirmeye yönelik bir oyun bu.


Toprak yoldan inmeye devam.

Beymeleğe doğru adım adım yaklaşıyoruz.

Üçüncü gün sonu yürüyüş hatırası

Tempolu inişe başladık. Adım adım yürüyüşü tamamlıyoruz.

İşaretler yolun sağında. Doğru yoldayız.

Yol ayrımı yok. Sadece ağaçlar kesilmemiş.
Yol sağdan soldan geçerek yeniden birleşiyor.

Ana yola çıkmayı bekleyen ancak geçiş önceliğini
bize veren güzel insana teşekkür ediyoruz.

Hızlı sayılabilecek bir tempo ile iniyoruz.

Yorgunluk olmadığını itiraf etmemiz lazım. Ancak ilk gün güneşi
olsa bugün buradan sıvı olarak akıyor olurduk.

Yol o kadar bozuk ki biz yürürken anlamıyoruz
ama traktör 5 km/h ile gidebiliyor.

Beymelek'e giriyoruz. Kalacağımız oda tam camiinin tam dibinde.

Beymelek girişindeki kalıntılar.

Welcome to Beymelek

İlerideki virajı da döndğk mü Beymelek Taşevler

Yolun sonu. Üç günün sonunda St.Nicholas hatırası.


Saat 16:30 itibariyle de Beymelek Taşevler'e ulaştığımızda bizi karşısında beklediğinden çok daha erken gören Osman Bey şaşırmıyor değil. Biz anlayamadık ama tren gibi yürüyüp yolu bitirmişiz anlaşılan.


Hatıra fotoğrafının ardından bize ikram edeceği buz gibi beyaz şaraba hayır diyemiyoruz. Şimdi bu satırları okuyanlar spor sonrası alkol çok zararlı dese de buz gibi ne kadar güzel gidip ve hızlı!! bittiğinin farkına varamadık desek yeridir. Kusurumuza bakmayın artık. Biraz degüslasyonun çok da zararı olmaz.

Oturduğumuz yerde dinlenirken işlerini bitirip bize ikinci şarabı açan Osman Bey ile nereleri geçtiğimizi, aklımızda kalanları, eksikleri ve güzellikleri harita üzerinden anlatıyoruz. İşte bütün yorgunluğun unutulduğu en keyifli an. Değerlendirme ve sohbet zamanı. Bu arada 3 gün önceki sıcaktan eser yok. Gayet güzel bir esinti var. Sonbahar buraya da uğramış anlaşılan.

Çok da kısa sürmeyen dinlenmemizin ardından bu gece konuk olacağımız Beymelek Taşevler'de yatıp, uzanıp, yıkanıp, toparlanmaya çekilmeden önce Osman Bey'in konuklarına yaptığı güzel bir uygulaması kapsamında bahçesine törenle bir zeytin ağacı dikiyoruz. Tüm yorgunluğumuzun üzerine bir de çapa yapıp ağaç dikmek çok iyi geliyor.

Bu arada Beymelek'teki camiide ezan oldukça makul bir ses seviyesi ile okunuyor. Köylü "uçsuz bucaksız yerler değil de Yukarı Beymelek'te herkesin duyabileceği kadar" yeterli bir ses seviyesinde ezanın okunmasını aralarında konuşup anlaşmışlar. İlk defa gördük ve duyduk. Çok da doğru ve mantıklı bir uygulama.


Antalya'nın sıcağı da sıcak.

Terasta ayakları uzattık oturuyoruz. Dinlenme zamanı

Ameleleik kanımızda, canımızda, ruhumuzda var.

Osman bey'in diktiği zeytin ağacına can suyunu da veriyoruz.

Bu da ertesi gün veda zamanı. Osman Bey ve güleryüzlü ailesine
tekrar çok teşekkür ediyoruz.
Buraları gelip görmenizi tavsiye ediyoruz.
Kaş tarafına yolu düşenler için ulaşım gayet kolay.


Programımız yine sıkışık. St.Nicholas parkurlarını tamamlamak için bir -iki güne daha ihtiyacımız var ama maalesef günler buralara gelince pabuca giriyor. Likya Yolu ile Belos'ta kısa bir süre birleşip (Likya Yolu Yalakbaşı üzerinden Finike'ye iner), Finike tarafına doğru giden ve Beymelek Lagününe inen harika deniz manzaralı 16 km.lik Bademli, Belos, Serik Tepe/ Kaklık parkuru ve Beymelek'ten Demre'ye inen İsion Kale ve Köşkerler yürüuyüşlerini bir dahaki sefere bırakıyoruz.

Önümüzde kalan 2-3 günlük programımızda 1 günü Kekova (Aperlae-Purple House), 2 günü de Meis'e ayırdık. senelerdir buralara gelerek Kaş'ın gözü Meis'e uğramadan olmaz dedik.

Meis'in de fotoğraflarını, dağını bayırını, yemesini, içmesini ayrıca paylaşırız tabii.

Teke yarımadasının işaretli rotalarını 4 senedir yürüyoruz. Tabii ki buraları karış karış yürüyen ve taşını toprağını bilenlere saygısızlık ettiysek, bir kusurumuz olduysa affola. Bizde amaç paylaşmak, bizi takip eden ufaklıklarımıza (takipteler gerçekten. bizi tanıyanlar bilir) güzel birşeyler bırakmak.

Share this:

 
Copyright © St. Nicholas Yolu. Designed by OddThemes | Distributed By Gooyaabi Templates